Son Dakika

• No Posts Found

RAMAZAN SAYFASI

RAMAZAN-27 (02.07.2016)

Günün ayeti

“De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın” Kehf/110.

Günün hadisi

“Kim yalan söylemeyi, yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini, içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.Oruçlunun uykusu ibadettir. Susması tesbihtir, amelleri misliyle kabul edilir, duası makbuldür, günahı affedilir.” ibni mac,beyhaki,mugni.

İşte geldik bir

rahmet ayının sonuna

İbadetlere olan ihtiyacımız veya sorumluluklarımız, sadece Ramazan ayına mahsus değildir. İman esasları, ibadetler, ahlâki vasıflar süreklilik arz eder. Bunlara ilişkin prensipler, emir ve yasaklar geçici değildir. Bunlar mevsimi geçince çıkarılıp bir kenara bırakılan elbiseler gibi değildir. Bunun için Ramazan ayı boyunca eda edilen ibadetler olsun, bu ayda kazanılan ahlâki vasıflar olsun sürdürülmek durumundadır. Terk ettiğimiz kötü alışkanlıklara, günahlara tekrar geri dönmemek gerekir. Yoksa bunların bir süreliğine terk edişmiş olması çok fazla anlamlı olmaz.  Ramazan-ı Şerif’e gösterdiğimiz saygıdan dolayı birtakım kötü alışkanlıkların terk edilmesi ne kadar sevindirici ise, Ramazan bitince günahlara ve kötülüklere tekrar dönülmesi de o kadar üzücü olur.

Bilindiği gibi insanın maddî ve manevî ihtiyaçları vardır. Vücudumuz nasıl ki daima maddî gıdalara ihtiyaç duyuyorsa, ruhumuz da manevî gıda olan ibadetlere ihtiyaç duyar. Nasıl haftada bir defa veya yılda sadece bir ay yiyip içmek suretiyle bedenin maddî ihtiyaçları karşılanmıyor ise, haftada bir Cuma namazı kılmak veya yılda sadece Ramazan ayında ibadet etmekle manevî ihtiyaçlar da karşılanmış olmaz. Dolayısıyla Ramazan ayında kazandığımız bir takım iyi huylar ve güzel amelleri hayatımız boyunca devam ettirmeliyiz. Zira ömrün en hayırlısı, ibadetlere sabır göstererek Yüce Allah’ın rızası doğrultusunda sürdürülenidir.

Kadın erkek tüm mü’minler büluğ çağından son nefesine kadar Yüce Allah’a ibadet etmekle yükümlüdürler.

Ramazan ayına

veda ederken…

 

Ramazan ayı, Allah’la olan bağlarımızın en yüksek düzeye çıktığı bir aydır. Kutlu Kitap Kur’an-ı Kerim bu ayda yeryüzünü onurlandırmış, oruç bu aya mahsus bir ibadet olarak farz kılınmıştır. Günde beş vakit namazla birlikte, Ramazan’a mahsus bir namaz olan teravih namazıyla bu ay görkemli bir bileşke oluşturmuştur. Oruç ve namaz eylemlerini kuşanan insan metafizik bir ürpertinin alanına dahil olarak sevaplara gark olmuş; günahlardan soyutlanıp saflaşıp, durulaşmıştır. Ramazan ayı, ürpertilerle, muştularla dolu bereketli bir ibadet mevsimi olmuştur. Bu aydaki ecir ve mükâfatla müminlerin sevap hanesi daha bir çoğalmış ve bereketlenmiştir:

“Sendedir çünkü gufran, sendedir çünkü rahmet

Seninle şeref bulmuş Efendimiz Muhammed

Dağılır sen gelince ruhlardaki keder gam,

Yaparız teşrifinle bütün müminler bayram”

Oruç bir ay süren uzun soluklu bir sevap koşusu olmuştur. Bu koşu şimdilerde bitmek üzeredir.

Fakat oruç bu ayda rahmet ışıltısı olarak yeryüzünü aydınlatıp, ruhları berraklaştırıp, coşturdu. Bütün görkemiyle insanın bedenini, nefsini, ruhunu manevi bir hazla sarıp sarmaladı. Rahmet esintisi olarak insana öz yurdu olan cennetin varlığını daha bir hatırlatıp, pekiştirdi.

Orucun ruhu ve bedeni yeniden inşa etmeye başlamasıyla önümüzde düşünsel açıdan erdemli yollar açıldı. Oruçla nefsimize ağır ve zor gelse de, bu zorluk derecesinde görkemi de, bereketi de büyük oldu.

Ramazan ibadetlerinin kendine özgü muştusuyla bütün bedenleri, mümin yürekleri muştulayıp, esintiler sundu.

İnsana insanlığını, faniliğini, rızkın kadrü kıymetini hatırlattı. Nefisleri dizginleyip, köreltti; şefkat ve merhamet duygularını coşturdu; rahmet duygularını törpüleyip harekete geçirdi; yardımseverlik, cömertlik ve infak duygularına davetiye çıkardı.

Ve şimdi bayrama kavuşmak üzereyiz…

Bayramlar ise, müminlerin sevinç, mutluluk ve birlik günleridir…

Bayramlar meleklerin semalardan yeryüzüne, yeryüzünden semalara iştiyak içinde koşuştuğu mesut günlerdir. Bayramlar bir olan Allah’ta var olmanın engin görkeminin hissedildiği günlerdir. Bayramlar kulluğun idrakinin yanı sıra nimet bilincinin arş-ı âlâ da yer bulduğu günlerdir… Bu nedenle bayramlar hakikat bilincine erip, imanın hazzını yaşayan hakikat erlerince sırların sırrına erilmesi gereken kutlu anlardır. Kalplerin coşkun bir meşale gibi parıldayıp pür nur içinde kirlerden arındığı anlardır. Bayramlar küslük duvarlarının yıkıldığı, kardeşlik duygularının Rabb’in emrettiği ölçüler çerçevesinde kıyama durduğu muştulu zamanlardır. Kardeşlik bilincinin getirdiği ve gerektirdiği yardımlaşmanın harekete geçtiği anlamlı vakitlerdir.

Yüce Allah’ın “Oruç benim içindir, onun sevabını ve mükafatını ben vereceğim” emri ilahisi boşuna serdedilmemiştir.Oruç şimdilerde dünyamızı vedaya hazırlanıyor. Oruç bu firaka hazırlanırken bu sevda muştusu olan oruç mevsimine bizim de veda etmekten başka çaremiz kalmıyor.

Ey oruç,  gelişinle muhtaca himmet oldun, gönülleri mesrur ettin. Hilâlin görünmesiyle bir sevdanın bitişi gibi senin dünyamızdan çekilmen, hem dünyanın yüreğini, hem de dünyanın yaratılış nedeni olan insan yüreklerini hüzünlendirdi. Demek ki sen bir badı saba rüzgârı, bir bahar esintisi, bir bahar güneşisin.

Ey oruç, sen yalnızca insan bedenlerine değil, ruhlara da neş’e ve neşve kattın. Onları birlikte bilinmez güzelliklerin bulunduğu mevsimlere sürükledin. Hikmetin albenisini bir rahmet kaynağı olarak gönüllere yerleştirdin.

Sen bir aşı oldun! İmanı kavileştiren, namaz şölenine katkı yapan, varlığınla insan yüzlerini albenileştiren bir rahmet ve mağfiret aşısı oldun.

Sen ulvi bir ibadet olarak görkeminle bütün yeryüzünü tutarak bütün mü’minleri çiçeklendirdin.

Oruç, bir irfan ışığı, bir olgunluk göstergesi, insanlığa bahşedilen bir diriltici iksirdir. İnsaf ölçülerini insana öğreten, merhameti tattıran bir belletici, cömertliği öğretti..

Ey Oruç! Şimdilerde yeryüzünden ayrılmak üzeresin. Sen bizim aczimize bakma. Bizi zorladığını düşünme. Hatta bizim seni yeterince ağırlayamadığımıza bakma da yine gel! Gel de, irfanını, misk kokunu yine getir. Gönüllerimiz yine feyzinle doldur.

Yine bir sevgili olarak sevda sununla gel ey oruç. Gel ve bizi kucakla. Bütün ruhumuzu ve bünyemizi sımsıkı sarmala.

Gönüllere taht kuran bir sultan olduğunu unutma. Gel de günahlarımızı ortadan kaldır, sevaplarla beze bizi ve yeryüzünü. Gel de kalplerimize şefkat ve merhamet duygularını doldur. Bir diriliş ürpertisi olarak yine gel… Gel de dünyamız sayısız renklerle donansın.

Gözyaşlarını silmek için gel, gamlarımızı dağıtmak için gel…

Ey yüreklerimizi ışığı oruç: Hasretle, iştiyakla, muhabbetle, bereketle gel…

Ey gül bahçesinin misafiri olan oruç! Yüreklerimizi nahifleştirmek, sevaplarla bezeyip cennet sevdalılarını çoğaltmak için yine gel, yine gel…

Seni hasretle ve özlemle bekliyoruz!…..

DÜŞÜNCE DÜNYASI

AĞIZDAKİ TAŞIN HİKMETİ

Bir gün Hazret-i Ebû Bekr (r.a.), Peygamber Efendimiz (A.S.M.)’in huzûr-u şerîflerinde, otururlarken, bir bedbaht kötü huylu kimse, bir edepsizlik edip, Ebû Bekr (r.a)e dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi.

Hz.Peygamber (A.S.M.), o edepsiz, Ebu Bekr (R.A.)’a edepsizlik ettikçe; bir şey söylemez, bazen de tebessüm ederdi.

Hz. Ebû Bekr (R.A.), o bedbaht edepsizlikte haddi aşınca, zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyledi.

Hazret-i Fahr-i kâinât (A.S.M.), yerinden kalkıp, gitti.

Hz.Ebû Bekr (R.A.) Hz.Peygamber (A.S.M.)’nın ardına düşüp, yetişti ve dedi ki:

– Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edepsizlik edip, gönül incitirken, susup, bir şey söylemediniz.

Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gittiniz, sebebi nedir.

Hz.Peygamber  (A.S.M.) buyurdu ki:

– Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zamân, Allah (C.C.) bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacaktı.Sen, hemen gadaba geldin; söylenmeğe başladın.O melek gidip, yerine iblîs geldi.İblîs’in olduğu yerde, ben durmam.

Hz.Ebû Bekr-i Sıddîk (R.A..) bundan sonra vakitli, vakitsiz söz söylememek için, mübârek ağzına bir taş koyardı.

Ne zamân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ bir fikir edinirdi.

Bir söz söyleyeceği zamân, o sözü kendi kendine nice zamân düşünür, tefekkürden sonra, mübârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyleyecek ise söyler idi.

Sonra o taş parçasını mübârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu.

Kimseye, hayırdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer söylenmesi lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi.

Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.

GÖNÜL DİLİ

“Allah’ım! Bana öğrettiğin ilim ile beni faydalandır, bana fayda verecek ilmi öğret ve benim ilm “Allah’ım! Kederden ve üzüntüden, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, borç yükünden ve insanların kahrından sana sığınırım.”imi artır. Her hâl üzere Allah’a hamd olsun. Cehennem ehlinin halinden Allah’a sığınırım.”

“Allah’ım! Senin iznin ve yardımınla sabahladık ve akşamladık. Yine senin izin ve yardımınla yaşar ve ölürüz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”

“Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, kabul olunmayan duadan   doymayan nefisten sana sığınırım.”

İlgili haberler

Yorum yaz

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.