RÖPORTAJ – 3 AY İÇİN GİTTİ, 3O YILDIR FRANSA’DA

Dünkü sayıdan devam

Yeni Söke: Yeni projeleriniz var mı, o projelerden bahseder misiniz.

Ahmed Bakcan: Kurumumuzun yaptığı önemli bir çalışmada tarihsel ve kişisel mirası korumak adı altında bir projemiz var. Bu çalışma 2011 yılından beri devam ediyor. Yani Osmanlı dediğimizde çok geniş bir coğrafya. Hakikaten bir derya. İlk defa Balkanlarda, Makedonya’da Bosna Hersekte, Sırbistan’da vb. ülkelerdeki kütüphanelerde Osmanlı arşivleri açıldı. Osmanlı arşivleri dijital ortama alınmaya başladı. 13 bin adet Osmanlı arşivi korunma altına alındı. Araştırmacılar Balkanlardaki o kültürel mirasi gün ışığına çıkaracaklar.

Bizim de Fransa’da konuyla ilgili ciddi bir çalışmamız var. Fransa ile Türkiye arasındaki kültürel ilişkilerde çok önemli. Yaşar hocamızın kitabını Fransa kütüphanesine hediye ettik. Fransa kütüphanelerinde 2 binin üzerinde Osmanlı el yazmaları eserleri bulunnmakta. Bana sayfa olarak hesapladığımızda 60 bin sayfayı buluyor. Bu 60 bin sayfayı da dijital ortama aktarmak için çalışma başlattık. Eğer bu eserleri dijital ortama aktarabilirsek önemli bir kültür varlığını ortaya çıkarmış olacağız..


ahmed bakcan,yaşar çağbayır, hasan hüseyin yavaşBU GÜNE KADAR BİZİ HEP BAŞKALARI ANLATTI

Yeni Söke: Kültür Diplomasisi nedir?

Ahmed Bakcan: Bu güne kadar bizi hep başkaları anlattı. Ne yazık ki biz hiçbir zaman kendimizi anlatamadık. Yunus Emre Enstitüsünün kurulma amaçlarından biri bizim kendimizi kendimizin anlatabilmesidir. Kendi otantik ağzımızla kendimizi anlatmaktır. Kültür diplomasisi yumuşak bir güçtür ama günümüzde çok sert kullanılıyor. Ben Avrupa’da yaşayan biri olarak özellikle Avrupalılar kültür diplomasisini bir silah kadar sert kullanıyorlar. Bir düşünceyi yıkmak veya zarar vermek amacıyla kültür ellerinde bir araç. Kötü bir algı operasyonu var. Bizim bunu kırmamız gerekiyor. Bunu kırmak için yapılacak çok iş var. Bu işlerin başındayız. Bu alanda maalesef yarım asır geriden gidiyoruz.

Ahmed Bakcan: Hemen hemen 3 yıl olmak üzere. 3 yıl içerisinde tabi bizim hedeflediğimiz kitle Fransa’da Fransız kitlesi. Yaptığımız çalışmalara Türk camiasından insanlar da katılmaktadır. Ancak 1.hedefimiz ne kadar Fransıza erişebiliriz ne kadar çok Fransıza kendimizi anlatabiliriz.  Türkçeyi, Türk Edebiyatını, ,sanatını yani Türk milletinin değerlerini, örfünü, adetini doğru bir şekilde Fransızları anlatmak istiyoruz. Tabi biz çok kadim bir medeniyeti modern bir Türkiye lahzasında düşünürsek yani bugünkü geçmişinden koparmadan ama bugünü de inkar etmeyen bugünle birlikte yaşayan bir medeniyeti onlara aktarmaya çalışıyoruz. Şimdi maalesef bazı düşünceler,,ideolojiler, ister istemez sanki bir geçmişi olmayan millet gibi bizi lanse etmeye çalışan zihniyetlerde var.


Yeni Söke: Adriyatikten Çin Seddine Konferansı sizin açınızdan nasıl geçti?

Ahmed Bakcan: Tabiki hocam Yaşar Çağbayır Orhun Anıtlarından taa bugüne kadar  binlerce kelimeleri bulup çıkarttı, derledi, topladı ve biz o kitabı çok iyi bir şekilde teşhir ediyoruz. İşte biz de bakın Türkçe bu kadar geniş bir kitap hatta  bununla yetinemeyecek bir eserdir diyoruz. Pariste yapmış olduğumuz son toplantıda Adriyatikten Çin Seddine  Türkçe adlı konferansımızda  en çok yabancı, hocamız Yaşar Çağbayır’ın o konferansına geldi. Hocamız Yaşar Çağbayır’ın konuşmacı olarak katıldığı o konferansımız yapmış olduğumuz şu faaliyetler içerisinde en çok Fransızların ilgi alakasını çeken konferans olmuştur. Yani Çin Kültür Merkezinden dahi insanlar gelmişlerdi sözlükleri görünce Çince yazıları şaşırdılar. Neden ki, bu neyin nesi yani Türkçe eserde nasıl olur diye sorular sordular hocama.

arriyatikten Çin seddine türkçeYeni Söke: Ben şeyi merak ediyorum bizim Avrupa’da da hatırı sayılır derecede vatandaşımız var bunlarla ilgili çalışmalarınız var mı ?

Ahmed Bakçan: Var tabi. Devletimiz şu son 10 yıl içerisinde Yurtdışı Türkler ve Akrabalık Başkanlığı şeklinde bir kurum ihdas etti. İhtiyaçları, ortaya çıkan sorunları artık kısmileştirme ve onların bu kısmi olarak gerekli yetkili dairelere vermeye başladı. Eğer öyle bir daire yoksa yeni daireler kurulmaya başlandı. Mesela işte bunlardan bir tanesi Fransada. İşte bizim Avrupa’da hemen hemen Fransada 800 binin üstünde vatandaşımız var. Almanya’da nerdeyse bu sayı 4 milyona yaklaştı. Bütün Avrupada muhtemelen ben 6 ile 7 milyon arasında vatandaşımız var. Yurtdışı Türklerle Başkanlık veya bir bakanlık olması gerekiyor bence. Bununla birlikte yine de o daire Avrupa’da ve başka ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızın  sorunlarını bulmaya çalışıyor ve Fransa’da 350 ye yakın STK var, dernekler var. İşte bu dernekleri yönlendirmede, onların ihtiyacını karşılamada, o sorunları gidermede, o sorunları dinlemede, Yurtdışı Türkler ve Akrabalar Başkanlığı devreye giriyor. Bunun haricinde son dönemlerde ortaya çıkarılan başka bir mesele; bu çok çok yeni hatta daha 2016 da kuruldu Maarrif Vakfı. Bu vakıfta yurtdışındaki Türklerin eğitim meselelerini ele alan bir vakıf olarak yavaş yavaş hizmete başladı.Özellikte FETÖ dan sonra ortaya çıkan o okullarla alakalı o okulları devir alma gibi.

Bakıyorsun İstanbul’da İzmir’de hatta Söke’de bile Amerikan Kültür Koleji diye bir okul var. Yani Amerika buralara kadar gelmiş okul açarken, bizim oralarda o kadar çok insanımız var ve insanlarımız bir kültür erozyonuna maruz kalıyorlar. Yani birkaç nesil sonra oradaki insanlardan Türk olarak bahsetmek bile zor olacak. Açıkcası işte diyecek benim dedem Türk’tü, dedemin babası Türk’tü gibisinden. İşte bu nesli orada koruyabilmek amacıyla Maarrif Vakıfları eğitimde ihdas etmek süretiyle böyle doldurmaya çalışıyorlar. Tabi çok uzun soluklu bir mesele. Burada olabilecek bir mesele değil. Keşke bu mesele 20 yıl hatta 40 yıl boyunca Almanya ile Türkiye arasında yapılan ilk işçi kontratları sırasında yapılsaydı. Yani 1961 yılına tekabül etmektedir. Yani üzerinden kaç sene geçmiş, dolayısıyla Fransa’yla 1965 yılında ilk kontratları imzalamış, yani 50 yıl geçmiş dolayısıyla Almaya ile 50-60 yıla dayanan bir geçmişimiz var. Yani 60 yıldan beri insanımız var ama insanımızın ihtiyaçlarını karşılamak noktasında yalnız bırakılmış. İhtiyaçlarını karşılama noktasında hem sektörel hem de eğitim meselelerinde 1980 li yıllardan sonra devlet yavaş yavaş kendini göstermiş.

IMG_4149Yeni Söke: Bu tür çalışmalar Turgut Özal döneminde mi ağırlık kazandı?

Ahmed Bakcan: Ama tabi insanımız herşeyi de devletten beklememeli. Açıkcası beklemediği içinde kendilerini özerk olarak oluşumlar yapmak suretiyle mescidler ihdas etmek suretiyle, orda yaşayan vatandaşlarımızın temel ihtiyaçlarını, özellikle kültürel ve dil temelli ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyolar. Tabi bunlar vatandaşlarımıza yönelik olan çalışmalar ama birde bunun yanında içinde bulunmuş olduğumuz topluma doğru mesajlar verecek olan çalışmalar gerekiyor. İşte bu da bizim Yunus Emre Enstitüsüne ihdas edilen bir misyon olarak ortaya çıkıyor. Tabi orada arkadaşlarımız kendini korumak amaçlı, geliştirmek amaçlı STK’ larla, vakıflarla, çalışmak suretiyle bunları yapıyorlar. Bu manada profesyonel olarak kendinizi bir biçimde bulunduğunuz o yabancı topluma nasıl anlatacağız. Bu çok önemli, Toplum olarakta çok çeşitliyiz biz. Doğusundan Batısından Güneyine kadar.  Birde mantalite ve ideoloji olarakta çok farklılıklara sahibiz. Şimdi bir bakıyorsunuz; ben farklı bir şekilde anlatırken, benim yaşam tarzım, düşüncem farklı olduğu için ben farklı yorum yapıyorum. Karşı tarafa Türk devletini anlatıyorum ama farklı bir vatandaşın o içinde bulunduğu yabancıya kendi penceresinden Türkiye’yi anlatıyor. Burada birazcık kargaşalık çıkıyor. Bu kargaşalığı gidermek amacıyla devletimiz sağolsun 2007 yılında meseleye el atmak suretiyle Türkiye’nin bütün zenginliklerini kapsayan hoşgörü temelli gerçeği yansıtan bir  kültür vizyonunu aktarma misyonunu üstlenmek amacıyla böyle enstitüleri kurdu. Eğer ciddi manada destek verilip üstünde durulursa belki 20 yıl sonra Türkiye’nin yurt dışındaki itibarını daha da yüceltmek noktasında daha iyi bir adım, daha iyi işler yapılmış olacağını düşünüyorum.

Yeni Söke: Nereden bekliyosunuz bu desteği ?

Ahmed Bakcan: Devletimizden bekliyoruz.Biz Yunus Emre Enstitüsü olarak bir devlet kurumu değiliz devletin bir kurumuyuz aradaki fark bu.

Yeni Söke: Enstitüde kaç kişi görev yapıyor ?

Ahmed Bakcan:Merkezde hemen hemen 100 ün üzerinde personeli var. Yurtdışındaki personel sayısı da 400. Bütün dünyada 400 civarında personelimiz var.  Paris’te şu anda 3 kişiyiz orda bazı sorunlarımız var. Henüz merkez olarak bir yerimizi açamadık. Biraz daha Fransızlardan kaynaklanan sıkıntılar var. Tam engel olmuyolar ama biraz süreci uzatıyorlar. O süreci tamamlayabilirsek bu senenin sonunda 2018 de Türk Kültür ve Edebiyatını temsil edecek bazda bir Kültür merkezimiz olacaktır. Bende 3 yıldır bununla uğraşıyorum. Sınıflar açılsın bu sınıfların yanında Türk el sanatlarının tanıtıldığı,,proğramların yapıldığı bazı atölyeler kurmak suretiyle çok güzel merkezlerimiz var. Mesela bir binası olan Budapeşte çok harika çalışıyor. Bir kültür fabrikası gibi çalışıyor.  Bir hafta sonu mesela Budapeşte de bizim Yunus Emre Enstitüsüne girip çıkan yabancı sayısı 500 ü buluyor.  Düşünebiliyor musun yani dünyanın hiçbir yerinde böyle çalışan kültür merkezleri yoktur ve sayılıdır.

3B7A4416Yeni Söke:Oradaki işçiler bizim vatandaşlarımız oraya üye olmak suretiyle maddi bir katkı sağlıyor mu?

Ahmed Bakcan: Yani, aslında bizim Yunus Emre Enstitüsünde birkaç tane ayağı olacak. Bunlardan bir tanesi her şeyden önce T.C Kültür siyasetinin gerçekleşmesinde yardımcı olacak. İşte siyasiler kendi aralarında politikaları düşünürler. Ancak bazen temelde karşılığını bulamazsın. Halk bazında bulamazsın. İşte halk bazında bulabilmesi için aynı zamanda sahaya inmek gerekiyor.  Birincisi siyasilere yardımcı olacak ikincisi Fransızlara karşı bu algı operasyonunu izale etmek noktasında bizim yapacağımız etkinliklerle bu menfi algılar giderilmiş olacak.  Üçüncü olarak da hocam (Yaşar Çağbayır) sizin bahsetmiş olduğunuz bizim bu kültür merkezleri Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın bulunmuş olduğu bölgelerde, kurmuş olduğumuz zaman oradaki vatandaşlarımız bizim bu çalışmalarımızdan istifade etmiş olacak. Bu  bir Yunus Emre Enstitüsü sadece yabancılara aktif olan bir kurum gibi değil de kendi insanımıza kapalı bir kurum olarak görmesin. Yani bir ihtiyaç varsa, oradaki insanlarımız, çocuklarını getirecek hafta sonlarında eksik kalan Türkçe derslerini geliştirebilecek. Bu tarz ihtiyaçları olan yani kendi örf adet ve mantalitesiyle bezemesi gereken hususlar varsa onları alma noktasında bizlerden faydalanacak. Oradaki öğretmen arkadaşlarımız orada yapılacak etkinliklerde görev alacak,  Oradaki çocuklarımızın da bunun bir ayağı Fransa’da olması için sağlayacak bu açıdan kurumsal olarak hazırız ve kendi misyonumuz içerisinde bu görev bulunmaktadır. Çok önemli bir husus ben bazen örnekler veriyorum, nesiller öyle çabuk kayboluyor ki mesela benim oğlum 7 yaşındayken ilkokulda Senegalli galiba bir çocukla tartışmış ve o çocukta benim oğlumdan 2 yaş büyük olduğu için hani Senegal’den yeni göç etmiş. Afrikalı çocuk okul düzenini, ortamını bilmez. Bizim delikanlıyı bir hırpalamış. Sonra tabi annesi de okuldan alınca bakıyor boynunda tırnak izleri falan var. O haliyle öğretmeni buluyor. Eşim de tabi yıllardır Fransa’da yaşayan bir insan olduğu için Fransızca’sı da mükemmel. Öğretmene diyor ki sen nasıl bir öğretmensin. Bak benim çocuğumu ne hale getirmiş. Aynı zamanda siz bu çocukları korumakla görevli değilmisiniz ? diyor. Yani biraz sinirli bir şekilde çıkış yapıyor. Sonra öğretmen sakin olun hanımefendi ben sizi tanıyorum, siz Türkler çocuğunuza, eğitime çok önem veriyosunuz. Çünkü ben de bir Türküm. Arada böyle bir kelime kullanıyor. Bizim hanım arada öyle bir cümle duyunca sen nasıl Türk olursun diyor, anlat bakıyım hikayeni diyor. Adamın ismi falan tam bir Fransız 1890 yılında cennet mekan sultan Abdülhamit Hazretleri; Batı ile Osmanlı arasındaki geri kalmışlığı  izale etmek amacıyla 10 binin üzerinde Jön Türk dediğimiz insanları Avrupa’ya özellikle Fransa’ya gönderiyor. Sene 1890 yılları. Tam rakamı hatırlamıyorum ama 8000-9000 civarı Osmanlı öğrencisi var ve bu öğrenciler Abdulhamit bursuyla geliyorlar, bilimlerini tahsil etsinler, öğrensinler, geri dönüp Osmanlı ve Batı arasındaki geri kalmışlığı gidersinler, bu amaçla tabi bunların içinden bazıları orada kalıyor. Geri dönmüyor.İşte bunlardan, geri dönmeyenlerin birisi de bunun dedesiymiş. Orada bir Fransız’la evleniyor. 1890 lı yıllardan sonra bir kız çocuğu meydana geliyor. Kız çocuğu büyüyor. Başka bir Fransız’la İtalyan’la evleniyor. Fransa’da böyle bir 3 nesil geçiyor ve bu 3 nesilin gerisine gittiğimiz zaman hocanın arkasında böyle bir koskocaman bir Osmanlı ceddi çıkıyor. Ama 3 nesil buraya geldiğiniz zaman tam has bir loran katolik çıkıyor karşımıza. İşte tehlike burada bunu en asgariye indirebilmemiz için bu tür kültürel faaliyetleri sürdürmeliyiz.

YAŞAR ÇAĞBAYIR KONFERANSDil her şeyden önemli. Dilini unuttuğu zaman bir insan dinini de unutur, her şeyini unutuyor. Oradan başlamak suretiyle bakınız burada Türkiye’de bir sürü yabancı insan var. Bunlar kendi kültür merkezlerinden hafta sonları orada dillerini geliştirmek amacıyla kültürel ortamı ihdas ediyorlar. Bu çocuk 10 sene sonra Türk olmasın, Müslüman olmasın amacıyla. Şimdi onlar bunu yaparken biz neden Avrupa’da yapmayalım. Yapmamız lazım ve bizim misyonlarımızdan bir tanesi açıkçası bu.

Yeni Söke: Peki dinle alakalı birgörev var mı?

Dinle ilgili görevimiz yok. Bizim dini çalışmaları Avrupa’da STK’ lardan yönetiyoruz. O da Diyanet İşeri Başkanlığının üzerinden. Onların açtığı Diyanet İşleri Türk İslam Birliği adı altında Fransa’da belki 250 civarında, Almanya’da 700’ ün üzerinde Diyanet İşleri görevlisi var. Avrupa’da Diyanet İşleri çok güzel faaliyetler yapıyor. Dini tedrisat, dini eğitimi Diyanet İşeri üstleniyor. Biz vakıf olarak dini faaliyetler içerisine girmiyoruz. Bizim alanımız çok sınırlı. Özellikle Türkçe’yi öğretmek Türk sanatını öğretmek yani bunlarla alakalı çalışmaları yapmak üzerine kurulmuş bir misyonumuz var. İlk hedef Fransızlar, ihtiyaç olunca kendi insanımıza yardım ediyoruz. Vakıf bir çatı kuruluş. Bunun altında enstitüler var. Bunlara üye olunmuyor ama destekleniyor. Bizi ayırt eden şey devlet memuru değiliz ama devletin bir memuruyuz. Aramızdaki fark bu. Bir devlet kurumu değil ama bir devletin kurumudur. Çünkü bütün finansmanını T.C karşılamaktadır. En çok yurt dışında faaliyet gösteren 4 tane unsur var. Bunlardan bir tanesi Yurtdışı Türkler ve Akrabalıklar Başkanlığı, ikincisi TİKA, üçüncüsü Yunus Emre Enstitüsü dördüncüsüyse işte Maarif vakfı,

Maarif Vakfı eğitimle alakalı. Maarif Vakfı devletin kurdurduğu bir vakıftır. Aynı şekilde devletin finans ettiği bir vakıftır. Yurt dışında Türkiye’nin adına açılmış eğitim kurumlarıdır. Pariste FETÖ’nun 1 okulu Fansa’da 2 okulu var. Çok sınırlı sayıda öğrencileri var ve insanlar onlardan desteğini çekmiş durumda.

FETÖ meselesinde açıkcası yıllardan beri Türkçe olimpiyatları yapıldı. İşte biz yabancı çocuklara böyle Türkçe öğrettik deniyordu. Fakat bilanço 0. Ben şimdi Yunus Emre enstitüsünün şu 7-8 yıl içinde yaptığı faaliyetleri görünce 8 yıl içerisinde 50 binin üzerinde yabancı insana sertifika verilmiş, 100 binin üzerinde insanlar bizim kurslara katılmış ve bu insanlar Türkçe’yi anlıyor yazıyorlar, konuşuyorlar. Bu 8 yıl içerisinde yapılan faaliyet. Siz şimdi 40 yıldan beri 170 tane ülkede, bilmem kaç tane okul var.  Türkçe eğitim verdiğinizi iddia ediyorsunuz nerde bu ? Kocaman bir yalan.  İnsanımızı 40 yıl boyunca aldatmışlar. Rahmetli Cemil Meriç’in meşhur bir lafı var “Tanzimattan bu yana Türk aydınının önünde düğümlendiği 2 kelime vardır. Aldanmak ve aldatmak”. Yani gerek aydınlar olarak gerekse kurumlar olarak ya aldatmışız ya da aldanmışız. İşte bu saatten sonra ne aldatmaya ne de aldanmaya gönlümüz razı değil. Yoksa bu faaliyetleri yaparsınız birisi gelir çok kötü bir algı operasyonuyla siler geçer. Allah devletimize zeval vermesin. Çok sıkıntılı günler geçiriyoruz.  Bizde avrupa’da yaşayan vatandaşlar olarak Türkiye hep kulağımızda. İçinde bulunmuş olduğumuz topluma olayları doğru bir biçimde anlatmaya gayret ediyoruz. Türkiye tabi kolay bir ülke değil.

Batının batıdaki en büyük çıkmazı kendi için yaptığı sistemi bir başkası için reva görmemektedir. Yani diyor ki bu bana hastır. Çoğrafyaya göre değişen demokratik bir anlayış var batıda. Avrupa için değerlendirmiş olduğu demokrası anlayışı ile Orta doğu veya bizim için gördüğü demokrası anlayışında farklılıklar var. Açıkcası kendim için uyguladığımı sen uygulayamazsın diyor batı. Her zaman için bize 2.sınıf insan muamelesi yapmıştır. Doğuyu kendinden düşük izah etmiştir ve bizi her zaman sömürmek amacıyla bir anlayışa girmiştir. Batı ayaktaysa sömürgeciliğindendir.

YAŞAR ÇAĞBAYIR KONFERANSYeni Söke: Avrupalı bize nasıl bakıyor

Ahmed Bakçan: Avrupalı bize sürekli ikinci sınıf müamelesi yapmıştır. Kendini doğu medeniyetinin üstünde görmüştür. Bu yarış içerisinde olmuştur. Dolayısıyla bizi her zaman için sömürmek anlayışı içine girmişlerdir. Hatta bir anlaşma içine girmişler. Batı bugün ayakta kalabiliyorsa bunun bir tek sebebi vardır. Oda sömürgeciliğin özüdür. Batı, sömürgeciliğinden çeksin elini batı iflas eder. Yani Paris’in sokaklarındaki çöpleri kaldıramazsınız. Mağazalarında yemek bulamazsınız. Avrupa biter ve yaşanamaz hale dönüşür. Avrupa’nın sosyal hayatını devam ettirebilmesinin arkasında yatan sömürgecilik kültürüdür. Avrupalı’nın yaptığı tek şey var, silah üretmek. Başka hiçbir şey yapmıyor. Bu silahı niye yapıyor, bir yere satmak için yani satacak. Satacak para kazanacak. Satması içinde ortaya bir kriz çıkartması gerekli. Ne yapıyor geliyor Türkiye’de Kürt meselesini, Ermeni meselesini karıştırıyor, Araplarda mezhepler meselesini karıştırıyor. Süni krizler çıkartarak ülkelerin arasına fitne, fesat sokuyor. Birbirlerine düşürüp kavgalı hale getiriyor. Silah çeker hale getiriyor ve o silahı kendisinden alsın. Bugünkü durum bu.

Yurt dışında yaşayan birisi olarak Türkiye’yi bir Suriye yapabilmek, Irak yapabilmek için canla başla gizli bir savaş başlatmış durumdalar. Türkiye krizin içine girsin, ekonomisi batsın istiyorlar. Onların rüyasının devam edebilmesi için bizim burada kan akıtmamız lazım.

Yeni Söke: Avrupa’da Türklerin sosyal hayatta ki durumu nasıl. Eğitim seviyeleri nasıl.

Ahmed Bakcan: Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın eğitim seviyesi eski yıllara göre yavaş yavaş yükseliyor. Orada yaşayan insanımızın şöyle bir sosyolojik sorunu var. 1960’lı yıllardan beri biz Avrupa’dayız. Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerindeyiz. İnsanlarımız Avrupa’ya giderken akıllarında Türkiye’ye dönmek vardı. Gideyim, para biriktirip döneyim düşüncesi vardı. Valizler hep hazır tutuldu, sürekli dönme düşüncesi vardı. Avrupa’da kendini kalıcı bir insan olarak görmedi. Kalıcı olarak görmediklerinden dolayı çocuklarını eğitmediler, okullara göndermediler. Gönderseler de belli bir yaşa kadar gönderdiler. Çünkü akıllarında hep asli vatana geri dönmek vardı. Bu düşünce 1990’lı yıllara kadar devam etti. Avrupa’daki insanımızın aklında 30 yıldır geri dönmek vardı. Geri dönmeyi düşünen insan orada bir kalıcı proje içine girer mi, girmez .Bunun içine girilmediği için çok büyük bir kaybımız oldu. 1990 yıllardan sonra Avrupa’daki insanımız gördü ki dönüş süreci devamlı uzuyor ve böyle gitmeyeceğini gördü. 1987 yılında dönemin başbakanı Turgut Özal AB’ye tam üyelik başvurusunu yapınca, bir Avrupalıyız niye dönelim düşüncesiyle dönme fikrini akıllarından çıkarttılar. 1990 yıllardan sonra yetişen neslimiz okuyor ve okuma gayreti içinde. Kendi aralarında çok büyük bir yarışta var. En iyi okullara girme, en iyi mesleğe sahip olmak için yarışıyorlar. Benimde 1994 doğumlu bir oğlum var. Paris’te bir üniversite de 1 ay sonra yüksek lisansını bitirmiş olacak. Eğitim seviyesi önemli.

Yeni Söke: Bizi Avrupa Birliğine alacaklar mı?

Ahmed Bakcan: Bizi Avrupa Birliğine almayacaklar. AB bizim için hayal. Ama biz alacaklarmış gibi girişimlerimizi sürdürmek durumundayız. Aslında Avrupa’nın almayacağı daha önceden de biliniyordu. Zaten Avrupa Birliği bir Hristiyan kulübüdür, buraya bir müslüman devletin alınmayacağı 1990 yıllarda konuşuluyordu. Böyle bir şey var. Kapalı kapıların ardında Avrupa’nın bizi almayacağı konuşuluyordu. Seçeneklerimiz çok.

Yeni Söke: Gümrük Birliği konusunda ne düşünüyorsunuz

Ahmed Bakcan: Gümrük birliği dediğimizde bir sınır var. Biz bu sınırın iki tarafına mal geçireceğiz. Bu malları geçirirken birbirimizden para almayalım. Gümrük Birliği anlaşması budur. Ama bu böyle midir hayır. Avrupa’nın tüm malları Türkiye’ye girerken sıfır gümrük ile girecek. Türkiye’nin malları Avrupa’ya girerken bir sürü vergi çıkacak. Buna gümrük birliği denmez. Çok saçma bir anlaşma. Bana göre rafa kaldırılması gereken bir konu. Biz Avrupa’ya tarım ürünleri satarken bir sürü vergi bindiriyorlar. Bu da büyük sıkıntı. Çok fazla dengesiz anlaşmalar var.

Avrupa’dan kopmamız mümkün değil. Ben Avrupa karşıtlığından yana değilim. Avrupa ile 5 asırlık siyasi ve kültürel ilişkilerimiz var. Ama bu ilişkileri bir düzeye oturtmamız gerekli. Herkesin menfaatine kazan kazan çerçevesi kapsamında ilişkileri yürütmek gerektiğine inanıyorum. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesine çok ısrarcı olmasına gerek yok ama hayır diyenin Türkiye tarafı olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Yeni Söke: Ahmed Bakcan kimdir, okuyucularımıza kendinizi tanıtırmısınız.

Ahmed Bakcan Söke’nin bir evladı, Söke’de doğmuş,Kocacami İmamının oğlu, Ben 41 yıldan beri gurbetteyim.41 yıldır gurbette olsam da, Söke ile bağlarını hiçbir zaman koparmayan Söke’nin bir evladı olarak kendimi görüyorum. Mümkün olduğunca memleketimizi ziyaret etmeyi düşünüyor, ziyaret ediyorum.

Yeni Söke: 41 yılda Söke’de neler değişti

Ahmed Bakcan: Sökemizi daha da güzel bulmak istiyoruz açıkçası. 40 yıldır Söke’ye gelip gidiyoruz ama açıkçası çok şeyin değiştiğini de göremiyoruz açıkçası. Özelikle yollardan şikayetçiyim. Hatta bazen evde nüktedanlık yapıyorum, bakın çocuklar diyorum hazımsızlık probleminiz varsa arabayla çıkalım, bir Söke turu atalım bir şeyiniz kalmaz. Yollarda oluşan çukurlardan geçerken yediklerinizi eritmiş olursunuz diyorum. Üzülüyoruz tabi, Söke bunu hak etmiyor. Söke daha iyi yönetilmeyi hakediyor. Söke çok şirin bir yer. Havasıyla, suyuyla, Kuşadası, Didim gibi turizm ilçeleri yol istikametinde bulunan olmazsa olmaz bir ilçe. Söke önemli bir merkez. Önemli ve stratejik tarım ürünleriyle Söke’nin çok daha güzel yerlerde olmasını istiyoruz.

YeniSöke: Pariste Sökeli var mı,ilişkileriniz nasıl?

Ahmed Bakcan: 1987 yılında Fransaya gittim ve o tarihten beri hayatımızı orada devam ettiriyoruz. Pariste Sökeliler çok olmamakla birlikte var. Özellikle sipariş üzerine çalışan göçmen tabir ettiğimiz insanlar var.Sökeliler Pariste biraz dağınık, Bundan dolayı görüşemiyorlar, buluşamıyorlar.Sıkıntılardan bir tanesi bu. Hafta sonları sosyal hayatlarını yaşamaya çalışıyorlar.

Yeni Söke: İlerde Söke’ye dönmeyi düşünüyor musunuz?

Ahmed Bakcan: Şu yakınlarda memlekete  dönmeyi düşünmüyorum. Hem görevim gereği hem de çocukların eğitim durumları gereği yakında benim için dönüş görünmüyor. Ülkem adına güzel şeyler yapmak için orada bir hayli süre kalmayı düşünüyorum. Ama yaş 52 oldu. İlerde dönmeyi düşünüyoruz. Çocuklarımızın eğitimi birinci derece önemli. Dünya küçüldü ve küçük bir köy haline geldi. İnsanlar arasında sınırlar varsa bile çografya olarak sınırlar kalkmış durumda. Uçağa öğle bindiğinizde akşam buradasınız. Sorun yok.

Yeni Söke: Gurbette sizi rahatsız eden durumlar var mı?

Ahmed Bakcan: Son zamanlarda gelişen yabancı düşmanlıkları özellikle devlet eliyle yapılması bizi tedirgin ediyor. Batıyı bilmemek yada batıyı bilmeden batılılaşmaya çalışırsanız, batıda geleceğinizi kurmaya çalışırsanız sonunuz hüsranla bitebilir.

Yeni Söke: Avrupada yaşayacak yada yatırım yapacaklara ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz

Ahmed Bakcan: Türkiye Avrupaya geçecek olan Müslümanların bir filitresi durumundadır konumundadır. Bir filitresidir cümlesinin altını çiziyorum. Bu cümle çok önemli. Türkiye Avrupa’ya yerleşecek göçmenlerin bir filitresi konumundadır, durumundadır. Suriye’nin beyin takımını istihdam etmede biraz geç kaldık. Almanlar Suriye’de ki beyin takımının büyük bölümünü aldılar. Avrupa’ya giden göçmenlerin ekseriyeti beyin göçü. Açıklarını kapatmaya çalışıyorlar. Sadece Müslümanları değil Afrikalıları da kullanıyorlar. Afrikalılarda kölelik kültürü var zaten. Bu insanlar Avrupa’nın ihtiyacını karşılıyor. Bize bunlar ters geliyor. Batıda yaşayabilmek için batının geçmişini, Ortaçağı çok iyi bilmeniz gerekiyor. Avrupa’da yaşayan biz yabancılar Avrupa’yı iyi tanıyamazsak, yorumlayamazsak, geleceğimizin karanlık olacağını düşünüyorum ben. Aksi takdirde 1940 yılında ikinci dünya savaşında Naziler 6 milyon Yahudiyi katlettiler, gaz odalarında öldürdüler. Şimdi aynı söylemlerle ikinci dünya savaşındaki yaşananları müslümünların üzerine indirgemeye çalışıyorlar.

Yeni Söke: Son zamanlarda devlet adamlarımızın Almanya ile ilgili söylemlerini nasıl buluyorsunuz.

Bakcan:Bizim Devlet adamlarımız arşivlerden çıkarıp, bunları hatırlatıyorlar. Hatırlatmalarında fayda var. Çünkü gün gelecek bunu yapacaklar. İnsan muhalif olur, karşı görüşün olur, sen buralarda devletin bayrağı altında yaşıyorsan bu topraklarda yaşayıp, bu havayı teneffüs ediyorsan dışarda elin cavuruna bu memleketin kirli çamaşırlarını dökmeyeceksin. Kol kırılır, yen içinde kalır. Hain olmak zorunda değilsiniz.

Yeni Söke: Güzel ve uzunca bir röportaj oldu, teşekkür ediyoruz.

Bakcan: Ben de babamın köşe yazarlığı yaptığı ve bizim gazetemiz olarak adlandırdığımız Yeni Söke’ye teşekkür ediyorum.

İlgili haberler

Yorum yaz

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.