TEFEKKÜR – BİR FİKİR JİMNASTİĞİNE NE DERSİNİZ?

MUSTAFA ULUÇAY

MUSTAFA ULUÇAY

Her gün düşünüyorum, biz nasıl bir toplum olduk böyle? Her hal ve hareketimizi, düşünce ve eylemlerimizi doğruya, güzele, iyiliğe, her yönde olumluluğa, olgunluk ve kemale yöneltmiyoruz? Taviz veremeyeceğimiz, kesinlikle terk edemeyeceğimiz, her yerde ve her zaman mutlaka uyacağımız kurallı-kaideli bir yaşam çizgimiz olmuyor? Olmadığından dolayı da neden ciddi rahatsız değiliz? En yukarıdan en aşağıya kadar bu eksikliğin, bu eğriliğin ve bu düzensizliğin giderilmesi için ciddi, samimi, kararlı ve sürekli çabamız yok? Bu malûm hâlimizi korumakla beraber öyle bir toplum olduk ki, kimimiz İslamı öğer, kuralsızlığın islamda yeri yoktur der, ama bakıyorsun önce kendisi islâmi kurallara uymuyor. Kimimiz de uygar Avrupa’yı öğeriz, lakin onlarında öğdüğümüz o kurallarına uymuyoruz. Yani, herkes akıl veriyor, nasihat ediyor, bilgiçlik taslıyor, ama o söylediklerine önce kendisi uymuyor. Yoksa, bu tavır ve davranışları sergileyenler, kendileri yapmayacak da, onun için onun adına  ve rahatının temini için başkaları mı yapacak? Neden sorgulamayı, akıl vermeyi, nasihat etmeyi ve bilgiçlik taslamayı bu kadar çok seviyoruz? Böyle bir toplum örneği var mı ki dünyada mutlu olmuş? Bu gidişten nasıl bir sonuç bekliyoruz? Ben akıl erdiremedim ve ufukta bu gidişle ilgili bir mutluluk ışığıda göremiyorum. Dikkat ediyorum gezip gördüğüm yerlere, eğer insan uğramış ise, mutlaka orada olumsuz bir şey bırakmıştır. Mesela, bir şeyler yemiş-içmiş ve artıklarını sağa-sola atmıştır. Yani oradan geçerken bunun farkına varır ve en azından buradan bizden biri geçmiş dersiniz!  Hele bu bir su kenarı ve ormanlıkta oturulması çok güzel bir ulu ağaç altı  ise, es geçilmediğini hemen anlarsınız. Ya o bazı kişilerin iki dirhem bir çekirdek giyinmiş, süslenmiş ve takmış-takıştırmış, bir düğüne, bir şenliğe veya pikniğe gidiyordur görürsünüz. Üzerine toz kondurmaz, ama yiyip-içtiği herhangi bir şeyin artığını, kabını-kacağını rast gele atıyor, sonra da çör-çöpten ve pislikten sohbet arasında yakınıyor. Sen ise bunu gördüğün  halde ona söyleyemiyorsun. Çünkü, cevabı hazırdır, sen yapmıyormusun! Nerde gördün yaptığımı dersen, işin kavgaya kadar gitmesi işten bile değildir. Demek ki, haddimizi de bilmiyoruz. Hatamız, eksiğimiz ve kusurumuz hatırlatıldığı zaman, hemen savunmaya ve karşı tarafa, sende yok mu? Sen sütten çıkmış ak-kaşık mısın? diyerek suçlamaya kalkıyoruz. Tenkide, eleştiriye hiç tahammülümüz yok. Oysa, meşhur sözdür “tenkit edilmemiş adam yontulmamış oduna benzer”. Bu sözü hiç duymadık mı? Kendimize fatura etmiyoruz? Şu toplumda az konuşup çok dinleyen adam görmedim desem ne dersiniz? Hakkı teslim mi eder, yoksa hadi canım sende deyip beni kınarmısınız? Evet, ölçüler şaşmış, çoğumuz haddini aşmış, insanları ölçerken bile “kaç paralık adam” deriz, parayı insani hasletlere hasrediyor, maddi bir kıymet koyarız, lakin hiç düşünmeden “söz gümüş ise sükut altındır” kuralına sahip çıkmayız. Nedendir acaba? Birde, şimdi konuşmlarda âdeta moda oldu, lehimize yönelik bir sözde veya işte muhatabımıza “mutluyum, çok mutlu oldum” Ama, gerçekten  mutlu ve çok mutlu ne kadar insan var dersiniz? Aslında önce mutluluğun ne anlama geldiğini sorsak ve öğrensek daha doğru olur? Evet, mutluluk nedir? Para mı? Sağlık ve sıhhatli olmak mı? Şöhret mi veya mevki-makam mı? Eğer bunlar ise, bunlara sahip olan çok insan tanıdım ve gördüm bazıları canına kıydı, bir kısmı da deprasyonda. Demek ki, bunlarda insanı gerçek mutlu etmiyor. O zaman, gerçek mutluluğu sağlayan başka bir şey var! Nedir o? Çünkü, bir takım insanlar görüyoruz o saydığımız şeylerin hiç birine sahip değil, ama mutlu. Öyle ise, mutluluk denilen bu sırrı önce bilmek lazım. Nedir bu, bir merak değil, bir heves değil, bir tutku değil. Çünkü, hepsi bir zaman sonra pörsüyor, insanı sıkıyor, azalıyor ve tükeniyor. Ama, mutluluk öyle mi? Tam aksine o zamanla güçleniyor, olgunlaşıp oturaklaşıyor, adeta insanın bütün benliğini sarıyor. Bakıp her gördüğünü güzel görüyor, güzel düşünüyor, güzel yaşıyor ve ölürken bile güzel ölüyor. Demek ki, o bir sır değil bir yaşam şekli. O zaman onu gördüğümüz kişiye soralım ve ondan öğrenelim, mutluluk nedir? Ben burada tarif etmeye kalksam sanırım yavan olur. Ama, mutlu olanın mutlu iken anlatması başkadır ve inandırıcı olur. Ne olur sakın ihmal etmeyin böyle bir insanla sohbet yapmayı bir deneyin.   Yine de  duyar gibiyim, senin bu dediğin mutluluk nerde oluyor ve kimde bulunuyor? Bunlar mâlû-hülyalar, mehtaplı gecelerde çakır-keyf görülen geçici rüyalardır! Gerçekte yok böyle bir şey diyenlerin o alaycı ve müstehzi tebessümleri adeta gözlerimin önünde temessül ediyor. İnanın bunlara kızamıyor ve lanetleyemiyorum, çünkü burası imtihan dünyası, serbest iradeyle yapılan bir seçimi reddetmek kimin haddine! Elbette, hakkı aramakta tercihi olmayan, ahdinde dik durmayan, elest-bezminde verdikleri sözü tutmayanlar olacaktır. Nefsinin arzu ve heveslerine tabi olup, hazlarına hız katıp süratten başları dönecek, kararan gözleriyle bulanık görecek, bir takım gerçeklere bakıp gülüp geçecekler çıkacaktır. Amma velakin, o şarkı sözünde geçtiği gibi “dönülmez akşamın ufkundayım” noktasına gelenler, zamanda vakit çoktaaan geçmiş olduğunu görecekler! Lakin, artık son pişmanlıkta fayda vermeyecek, ahların, vahların ve tühlerin hiçbir yararı olmayacaktır. O, öldün mü herşey bitti diyenlerin, yeni bir âleme adım attıkları son nefesi yaşamak istemiyorum. Daha fazla uzatmadan Yüce Allah akıbetimizi hayreylesin diyorum. Hem bu dünyada ve hemde öbür dünyada bütün dileyenler için ebedi mutluluk  niyaz ediyorum. Şen ve esen kalınız efendim.

İlgili haberler

Yorum yaz

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.