NÜKTEDAN – İMAN KONUSUYLA İLGİLİ DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

Sevgili dostlar,  İslam dini ve bu dinin kaynağı Kur’an-ı Kerim, bu kadar çok okunduğuna göre,  birde bu okunduğu oranda anlaşılmış olsaydı, en başta Müslümanların hâli böyle olmazdı. Çünkü, yine hepimizin bildiği gibi Kur’an-ı anlamak için değil de sevap kazanmak, hasta ve ölmüşlerimize faydası olsun diye okuduğumuzdan bu hâle geldik. Oysa, Kur’an bize hâl-hareket, davranış, iş ve eylem kitabı olarak geldi, onu yaşam kitabı yapmamız gerekiyordu.  Ama, yapamadık ve gerektiği gibi de anlayamadık. Neyse, geçmişi düzeltemeyiz, ama geleceğe doğru bir yön verebiliriz. Evet konuya dönelim, Kur’an iki ana bölümden oluşuyor, bir gayb, iki şehadet; biri imanı, ikincisi ilmi iştigali ihtiva eder. Yani, gaybı beş duyunun dışında olan bilemediğimiz, mana ve mahiyetini tam idrak edemediğimiz şeyler olarak ifade edebiliriz. Bu nedenle bunlara  iman ederiz, çünkü gayb bizim bilgimizin dışında bir olay. Mesela, Kıyamet ne zaman kopacak, nerde, ne zaman ve nasıl öleceğiz. Kâinat ne kadar büyük, hayatımızda başımıza neler gelecek bilmiyoruz. Yaratıcımızın zatını bilmiyoruz, yarattıklarının ne kadar ve nelerden ibaret olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Onun için, gayb imanı, şahadet ilmi gerektirir diyoruz. İşte iman esasları da bu konuya dahildir.  Örneğin, Allaha, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere ve Ahiret gününe inanıyoruz. Allah’ı görmedik, ama Yüce Allah kendisini tanıtıcı eserleri olarak yarattığı kâinatı görüyoruz. Melekleri göremiyoruz, ama elimizdeki ilahi mesaj olan Kur’an-ı onlardan birinin Peygamberimize getirdiğini o mesajdan öğreniyoruz. Kitapların Yüce Allah’tan nasıl alınıp Peygamberimize ulaştırıldığını insanlık olarak görmedik, ama o kitapların ilahi mesajlar olduğunu verdiği haberlerden öğrenip anlıyoruz. Peygamberlerin de alnın da “Peygamber” yazmıyor ama, insanlara tebliğ edip bildirdiği ilahi mesajlardan müteşekkil kitaplar bunu ispat ediyor. Ahiret gününe iman da, o İlahi mucizevi mesajlarda bildiriliyor, çünkü her şeyin bir sonu ve bir ömrü var, işte şu içinde yaşadığımız dünyevi sisteminde bir sonu  ve bir ömrü var, bunu her gün yaşadığımız hakikatler bize hatırlatmaktadır. Bunları en azında böyle biliyor ve inanıyoruz. Bu konuda gerektiği gibi ve daha çok bilgi edinmek isteyen ve merak edenlere Muhterem Mustafa İslamoğlu’nun üç ciltlik muhteşem bir eseri var “Esma-i Hüsna” tavsiye ediyoruz.     Aziz dostlar, yukarıda gayb ve iman esaslarıyla ilgili çok kısa özet bilgiler vermeye gayret ettik. Bir noktaya daha işaret edip esas konuya geçeceğiz. O nokta da şudur: kayıp başka, gayb başka şeydir. Kayıp bulunabilir, ortaya çıkıp öğrenilebilinir, ama gayb öyle değil, yukarı da ifade ettik. Ha birde şu  var, gayb âleminden, şahadet âlemine intikal edenler olabilir, şimdi teknolojiyle elde ettiklerimiz gibi. Daha ileri doğru birçok şey böyle gayb âleminden, şahadet âlemine çıkabilir. Bu nedenle bunlara karşı da hazırlıklı olmak, hatta belirli çerçevede şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da keşif ve icatlara ulaşmak için çaba sarf etmek gerekmektedir. İşte bu nokta da esas konumuzda devreye giriyor. İman konusuyla ilgili doğru bildiğimiz yanlışlar o kadar çok ki, doğrular bunların yanında çok az kalır. Mesela, Kur’an da iman esaslarıyla ilgili ayetlerde geçmeyen bir imanın 6. Şartı vardır, asırlardır Müslümanların birçok alanda geri kalmalarına sebep olmuştur. Tembelliği ve bir takım yasakçılığı kader ve günah sayan inanış, Müslümanları her yönüyle aktif olmaktan, araştırmacı ve aklını çalıştırıp dünya ve eşya üzerinde keşif yapıp icat geliştirmekten uzaklaştırmıştır. Çünkü, Kur’an da olmayan ve sonradan imanın şartlarına ilave yapılan şu 6. Şarta lütfen Kur’an-ın ışığında bir bakalım. İnsanın aklını, iradesini, bilimsel düşünmeyi gereksiz görmeyi ve bir kişiye bağlanıp, onun iradesiyle kurtulacağını sanmayı dindarlık sayan bir inanışa bakın! “ Kader, hayır ve şerrin Allah’ın taktiri ve yaratmasıyla olduğuna inanmak.” Dikkat edin!  Kader burada Allah’ın yarattığı şeyleri bir ölçüye göre yaratıyor anlamında değil. Aslında kaderin anlamı bu, ama imanın şartında böyle olmayıp, insanın hal-hareket, davranış, iş-uğraş, söz, amel ve eylemlerinin ezelde taktir edilmesidir. Yani, Yüce Allah ne yapıp ne edeceğimizi önceden yazmış ve bizde onları yapıp işliyormuşuz. Hayır ve şer olarak  Allah taktir etmiş ve vakti-zamanı gelince de biz işliyoruz ve Allah’da yaratıyor. Çünkü, Allah her şey biliyor ve bizimde böyle olacağımızı bildiği için, bize böyle bir kader tayin ediyor.  Bunun böyle olduğuna dair Kur’an da ne bir ayet ve ne de bir delil var. Elbette ki yoktur, eğer öyle olsaydı, İman esaslarının sayıldığı Bakara suresi 177 – 285. Ve Nisa suresi 136. Ayetlerine bu eklenirdi veya ayrıca bir ibare olarak Kur’an-ın herhangi bir yerinde geçerdi. Ama, Kur’an da hiçbir yerde böyle bir ibare, bir ayet ve metin yoktur. Değerli dostlar, Yüce Allah her şeyi bir ölçüye ve yasaya uygun yaratmış, tabi insanda böyle, biyolojik ve fiziki yapısı bütün organları açısından bir ölçü çerçevesindedir. Şöyle kendi vücudunu görebildiği kadarıyla bakıp düşündüğünde bir kadersizlik, yani bir ölçüsüzlük göremez. En basitinden ve hep gözünün önünde olması dolayısıyla eline- ayağına bir bakmalı, kadere aykırı hiçbir şey göremez. Keza, insanların iç organları da böyle bir kader çerçevesindedir.  İnsan, aynayı alıp yüzüne bakmalı, ne müthiş bir sanat eseri olduğunu görecektir. Ağzı, burnu, yüzü, gözleri, kulakları nasıl da simetrik yapıya sahip, hangisinin bu özellik ve güzellik şekillerine, insan bir katkı yapmıştır. Sonradan yapmaya kalksa bile, hangisinin yerini veya şeklini değiştirip farklı bir biçim oluşturabilir? İşte bunlar hepsi insanın kaderidir ve insan bu kaderini reddedemez. Hatta sevmemezlik bile edemez, bu kaderine razıdır ve razı olmak da zorundadır. Ama, bu organlarının bazılarıyla, dil, el, ayak, göz- kulak gibi bunlarla yaptığı, ettiği, işittiği, gördüğü ve bunlar üzerinde düşündüğü tasavvurları, eylemleri, işleri ve davranışları kader değildir. Bunlar önceden taktir edilmemişlerdir. Bunları yapacaksın diye önceden kader olarak yazılmamıştır. Yaşadığı hayatta bunları yaptıktan, işledikten karar verip söyledikten, kırıp-döktükten veya iyilik ve güzellikleri işledikten sonra yazılmaktadır. Kur’an-ı Kerim İnfitar suresi 10-12. Ayetler buna delildir. Ancak, şu var, Yüce Allah tabirde hata olmasın İnsanlara yaşadıkları hayatta rollerini bildirmiş ve ellerine vermiş, ama yapmaları için mecbur etmemiş, serbest bırakmış iyi –kötü seçimini kişinin iradesine vermiş. Yapar veya yapmaz kişinin kendisinin bileceği bir iştir.  Onun için, insan kaderinin kurbanı değil, iradesiyle yaptığının sorumlusudur.  İnsan için önceden yazılmış ne bir alın yazısı ve ne de bir kader kurbanı olma hikayesi vardır. İslam âlemi bu safsatalardan kurtulmak ve Kur’an-la aydınlanmak zorundadır. Bunun içinde mazisini de hesaba katıp ve malûm halini şirkten kurtarmak için Tövbe-istigfar etmeli ve istikbale Kur’an ışığında, Hz. Peygamber Aleyhisselamın rol modelliğinde, dünyasını ve ahretini mamur ve mutlu etmek için çalışıp gayret göstermelidir diyor, Yüce Allah’tan hoşça ve dostça kalmanızı diliyorum.

LEBİD

İlgili haberler

Yorum yaz

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.