Son Dakika

• No Posts Found

RAMAZAN SAYFASI

RAMAZAN-6

Bir ayet

Felak suresi

Bismillahirrahmanirrahim

Okunuşu: 

1- Kul euzü birabbilfelak.

2- Min şerri ma halak.

3- Ve min şerri ğasikin iza vekab.

4- Ve min şerrinneffasati fil’ukad.

5- Ve min şerri hasidin iza hased.

Meali:

1- Sonsuz kerem ve rahmet eden Allah ‘ın adıyla (okumaya başlıyorum.)

2- (Biz her çağın müslümanına şöyle diyoruz) De ki: Mahlûkların Rabbine sığınmayı dilerim.

3- (Yani) O’nun yarattıklarının (iç ve dış) kötülüğünden,

4- Karanlıklar meydana getiren ve ortalığı karanlıklara boğanın kötülüğünden,

5- (İnsanlar arasındaki) bağları (koparmak için) üfürenlerin kötülüğünden,

6- Haset etmeye girişen hasetçinin kötülüğünden, (Allah’a sığınırım).

Bismillahirrahmanirrahim

De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden, ka-ranhğı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskan*dığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!

Kelimelerin açıklamaları

Felak: sabah demektir. Araplar, son derece açık olan bir konu için derler, Musibet ve hayret verici şey demektir. Bunun aslı, yarmak olup “bir şeyi yardım” manasına gelen sözünden alınmıştır. Yarılan her şey, ister hayvan, tane veya tohum olsun, felaktır. Sabahı yaran” ayetinde de bu manada kullanılmıştır. Zürrumme şöyle der:

Nihayet, sabah aydınlığı onun yüzünden etrafa yayıldığında…

Gasikin: zifiri karanlık gece demektir.Gece karanlığının ilk vakitleridir. Gece karardığında denir.

Neffasat: Üfürükçüler demektir. Tükrüksüz üfürmek manasına gelen 7 benzeridir. Tükrüklü olursa buna Jül denir. Antara Şöyle der:

“İyileşirse (ne ala). Ben ona üflememişimdir. Kaybedilirse zaten o kaybolmayı hak etmiştir.”

Ayetlerin Tefsiri

1- Ey Peygamber! De ki, geceyi yaran ve karanlığı dağıtan sabahın Rabbine sığınırım. İbn Abbas şöyle der: “Felak”, sabah demektir. Nitekim Yüce Allah, “Sabahı yaran” buyurmuştur. Arap atasözleri arasında “O, sabah aydınlığından daha açıktır,” sözü vardır, Tefsirciler şöyle der: Sığınma vakti olarak sabahın tahsis edilmesinin sebebi şudur: “Gece karanlığından sonra sabah aydınlığının yayılması, sıkıntıdan sonra rahatlığın gelmesine benzer. İnsan, nasıl sabahın doğmasını beklerse, korku içinde olan kimse de başarının gelmesini öyle bekler.”

2- İnsan, cin, hayvan ve haşere gibi bütün yaratıkların ve Allah’ın yarattığı bütün eziyet vericilerin şerrinden Allah’a sığınırım.

3- Karardığı ve zifiri karanlık haline geldiğinde gecenin şerrinden Allah’a sığınırım. Çünkü gece karardığında insan ve cinlerin kötüleri etrafa yayılır. Bunun içindir ki Araplar şu atasözünü kullanırlar: “Gece, şerri en iyi gizleyen şeydir”.

4- İpliklerde düğüm yapıp üfleyen büyücülerin şerrinden de Allah’a sığınırım. Bu büyücüler, sihirleriyle Allah’ın kullarına zarar vermek ve karı kocayı birbirinden ayırmak için bunu yaparlar: “Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler” Bu konuda “Ebu Hayyan” şöyle der: Muavvizeteyn sûrelerinin inmesinin sebebi “Lebid b. A’sam” olayıdır. “Lebid”, tarak, saç, erkek çiçek kapçığı, üzerine onbir düğüm atılmış ve iğnelerle dikilmiş iplerle Hz. Peygamber (A.S.M.)’a büyü yapmıştı. Bunun üzerine Muavvizeteyn sûreleri indirildi. Resulüllah (A.S.M.), her Ayeti okuduğunda bir düğüm çözüldü ve kendisinde bir hafiflik hissetti. Nihayet son düğüm çözülünce, zincirden kurtulmuş gibi ayağa kalktı.

5- Başkasının nimetinin elinden çıkmasını isteyen ve Allah’ın kendisi için ayırdığı rızka razı olmayan hasetçinin şerrinden Allah’a sığınırım.

Edebi sanat yönü

Bu mübarek sure birçok edebi sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağıya özetliyoruz:

1- Beş ayet arasında “cinas-ı nakıs” vardır.

2- Hennas kelimesi surede birkaç defa tekrarlandığı için itnab yapılmıştır. Maksat, bu vasıfların adiliğine dikkat çekmektir.

3- “Yarattıklarının şerrinden…” Ayet-i kerîme’sinden sonra, gelenlere önem verildiğini vurgulamak için umumî olandan sonra hususi olarak zikredilmiştir. Zira bunun manası umumi olup gecenin, üfürükçülerin ve hasetçilerin şerri bunun kapsamına girer.

4- Beş ayet ile Hz.Peygamber (A.S.M.) arasında “cinas-ı iştikak” vardır.

5- Ayet sonlarına uyum sağlamak için fasıla harfleri birbirine uygun düşmüştür.

Bir hadis

“Ramazan ayını, hilâli görmedikçe veya sayıyı ikmal etmedikçe öne alıp başlatmayın. (Hilali görüp veya sayıyı tamamladıktan) sonra müteakip hilâli görünceye veya sayıyı tamalayıncaya kadar orucu tutun” Nese-i.

ORUÇ ve NEFİS MÜCADELESİ

Nefsin ahvali genel olarak iki türlüdür. Birisi:

“Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle yarlığadığı müstesna. Muhakkak ki, Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir.Yusuf/53.

Buradan şunu anlıyoruz ki nefis yapısı itibariyle kötülüğü isteyicidir. İkincisi ise, Allah’ın merhamet edip bağışladığı nefistir. Müslüman olan nefsin ahvalleri:

“ Ve kendini levmeden (kınayan) nefse yemin ederim.“ Kıyame/2.

İmanın nuru kemale erdiğinde ise nefis; “Ey mutmain (tatmin olmuş) nefis! Razı olmuş ve rızaya ermiş olarak dön Rabbine! “Haydi katıl kullarıma Gir Cennetime!! ”(” Fecr.27-28-29-30. hitaplarının muhatabı olur.

“Emmare nefis”, imanın nuru arttıkça etkisi azalan nefistir. İnsanın özü ile iç içe olduğu için bidayette bunu diğerinden ayırmak zor, hatta imkansız gibidir. İmam-ı Rabbani hazretleri nefisle olan bu cihadın, cahillerin nefsi ile olan mücadele gibi olmadığını belirtmektedir. Bu durum, nefsin imanın nurundan etkilenerek daha ince arzularda bulunduğunu göstermektedir.

Rivayet edildiğine göre Allahu Teala nefsi yarattığında nefse:

” Ben kimim” diye sorunca, nefs:

” Ya ben kimim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah meleklerine emretti, nefse bin yıl azab ettiler. Sonunda aynı soruya aynı cevabı verince, Allah nefsi bin yıl aç bıraktı. Bundan sonra Allahu Teala aynı soruyu tekrar sordu:

“Ben kimim?” diye sorunca , nefis: “Entellezî lâ ilahe illa ente” (Sen ki, Senden başka ilah olmayan bir Zatsın)dedi. Böylece açlığa dayanamayarak Rabbini tanıdı.

Mevlana hazretleride bu konuda:

”Nefsi yola getirecek en önemli ilaç açlıktır. Nefis aç bırakılmadan asla yola gelmez.” der.

Bunların hepsi doğrudur. Zira oruç büyük bir ibadettir. Nefsi oldukça zayıflatan zorlu bir sınavdır. Ancak nefsin tamamen arınması için diğer ibadetlere de gerek vardır. Zira, sadece açlıkla nefis terbiye olsaydı, hindu ve budist rahiblerin nefisleri müslüman olurdu. Halbuki bunların ulaştıkları en son yer, nefsin safasıdır. Yani aldatıcı bir zevktir. Nakşibendi ve Kadiri büyükleri, ve diğer tarikat büyükleri, nefsin açlığından maksat sadece oruç tutarak aç kalmak olmadığını, oruçla birlikte nefsin istediklerini vermemek, istemediklerini yaptırmak olarak anlamışlardır. Kısaca buna “riyazat ve mücahede” demişlerdir. Bunu özet olarak açaçak olursak; riyazat; haramlardan ve mekruhlardan kaçmak olduğunu söylemişlerdir. Mücahede ise; nefsin istemediklerini nefse yaptırmaktır. Bunlar en başta farzlar, daha sonra sünnetler ve bazı nafile ibadetlerdir. Bunları yapmak, nefsi temizlemenin en acı ilacıdır.

KISSADAN HİSSE

Yalnız Allah’tan iste!

Dündar bin Hüseyin Şirazi “rahmetullahi aleyh”, Şiraz’da yetişen Velilerden.

Bir gün, bir sevdiği gelerek;

Hocam maddi sıkıntı içindeyim. Ne yapayım? diye sordu.

Büyük Velî cevaben;

Sebebine yapış. Ama Allahü teâlâdan iste, buyurdu. Çünkü O, herkesten ümidini kesip, yalnız kendisine yalvaranların imdadına yetişir.

Ve sordu adama:

Sana Ebüdderda hazretlerinin hikayesini anlatayım mı?

Buyurun efendim.

Ashab-ı kiramdan Ebüdderda hazretlerinin babası Uhud harbinde şehit olunca, anne-oğul maddi sıkıntıya düşmüşlerdi.Öyle ki, açlıktan taş bağlıyorlardı karınlarına.Günler zor geçiyordu onlar için.Takatları tükenmişti.Ve bir gün, annesi seslendi oğluna:

Ebüdderdaa!

Buyur anneciğim.

Oğlum, hemen Resulüllah (A.S.M.)’a git ve bu halimizi arzet. O, herkese bir şeyler veriyor. Bize de verir.

Ebüdderda çocuktu henüz.

Peki anneciğim! dedi.

Ve çıktı evden.

Koştu mescide.

Efendimiz (A.S.M.) AshabIyle sohbet ediyordu.

Ebüdderda içeri girer girmez buyurdular ki:

Müslüman, bir sıkıntıya düştüğünde, bunu yalnız Rabbine arzeder, başkasından bir şey istemezse, Allah ona kafidir.

Ebüdderda bunu duyunca vazgeçti söylemekten.

Eve dönünce sordu annesi:

Arzettin mi oğlum?

Hayır anne söylemedim.

Neden yavrum?

Çünkü lüzum kalmadı.

Anlamadım. Ne diyorsun?

Ebüdderda, Resulüllah (A.S.M.)’dan işittiğini nakletti annesine.

İşte bunun için söyleyemedim anne.

Kadıncağız memnun olmuştu:

Aferin oğlum. İyi yapmışsın. Biz de sabrederiz, dedi.

Ve sabrettiler.

Sonra mı?

Ebüdderda (R.A.),sabrı sayesinde o yerin en zenginlerinden oldu.

Bir fıkra

Anladık Ramazan başlamış!

Ramazan hilali görülmeyince oruç tutmanın caiz olmayacağını bilen bir tiryaki, hilali görmemek için evinin pencerelerini kapayıp perdeleri de sımsıkı örter: geceleri mahalle kahvesine giderken de başını önüne eğermiş, nasılsa bir su birikintisi içinde hilalin aksini görünce ürkerek şöyle demiş:

Hey mübarek! Gözüme mi gireceksin, anladık işte ramazan başlamış!..

KISSADAN HİSSE

1’den önce sayı var mı?

Allah’ı inkar eden zeki bir dehri [ateist] vardı. Hristiyan din adamları bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak İslam alimleri cevap verebilir diyerek onu Basra’ya gönderirler. Basra’ya gelip, dünyada bana cevap verebilecek bir alim bulamadım der. Herkese meydan okur.

Hammad hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse alimlerle görüşürsün) der, onun karşısına genç yaştaki “Numan bin Sabit”i (imam-ı azam Ebu Hanife hazretlerini) çıkarır. Dehri, çocuk denilecek yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüye yumruk vurur, “Hani nerede, o meşhur alimleriniz” der.

Genç Numan,onu, onun silahı ile vurur. “Ne o der, demek benden korkmaya başladın?” Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar:

“Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü?”

Numan (imam-ı azam): “Mümkündür.” Der.

Ateis: “Bu nasıl olur?” der.

İmam-ı azam: “Sayıları bilirsin birden önce hangi sayı vardır?”

 

Dehri (ateist): “Bir şey yoktur.” Der.

İmamı azam: “Mecazi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hakiki bir olanın önünde ne olabilir?” der.

Dehri : “Peki hakiki olanın yönü ne tarafadır?”

İmam-ı azam: “Mumun ışığı ne taraftadır?“

Ateist: “Bir tarafta denemez.” Der.

Bunun üzerine imam-ı azam: “Mecazi ışık için böyle denirse ebedi nur olan için ne denebilir?”

Dehri: “Her var olanın bir yeri olması gerekmez mi?” der.

Numan (İmam-ı azam): “Mahluklar için öyledir.” Der.

ASteist:  “İlah kâinatta ise, bir yerde görünmesi gerekmez mi?” der.

Numan:  “Yaratan ile yaratılan mukayese edilmez ama sütte yağı görebiliyor musun?” der.

Dehri: “Görülmez.” Der.

İmam-ı azam: “Sütte yağ olduğu bir gerçek iken, göremiyoruz diye nasıl inkâr edilir? Ben de sana bir soru sorayım: Senin aklın var mı?” der.

Ateist: “Elbette var.” Der.

Numan: “Var olan şey görünür dedin. Aklın varsa gösterebilir misin?” der.

Ateist: “Peki O, şu anda ne yapmaktadır?” der.

İmam-ı azam: “Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim.” Der.

Ateist: “Peki geç kürsüye.” Der.

İmam-ı a’zam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, “Allah (C.C.) şu anda, senin gibi imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor” der ve ardından Rahman suresinin “Öyle iken Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?” mealindeki 28. âyetini okur. Kalabalık hep bir ağızdan istigfara başlar. Bu arada dehri çoktan uzaklaşıp gitmiştir.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-6

Bir ayet

Nas Suresi

Okunuşu

1- Kul e’uzü birabbinnasi.

2- Melikinnasi.

3- İlahinnas.

4- Min serril vesvasilhannas.

5- Ellezi yüvesvisü fi sudurinnasi.

6- Minelcinneti vennas.

Manası

1- De ki: sığınırım ben insanların Rabbine,

2- İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine),

3- İnsanların İlahına.

4- O sinsi vesvesenin şerrinden,

5- O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler)fısıldar.

6- Gerek cinlerden,gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!

Tam Metinli Manası

De ki:insanların kalplerine vesvese  sokan [insan Allah’ı andığında] pusuya çekilen  cin ve insan şeytanın şerrinden insanların Rabbine , insanların Melikine [mutlak sahip ve hakimine] . insanların İlahına sığınırım.

Nas Suresinin Tefsiri

Nas Suresi Medine’de nazil olmuş ve altı ayetten oluşmaktadır. İnsanların Rab-bine sığınmayı emrettiği için ‘’İnsanlar’’ manasına gelen ‘’Nas’’ adı verilmiştir.

Nas Suresinin Tefsiri

1- Ey insanların ve cinlerin Peygamberi! De ki: Ben insanların Rab-bine sığınırım. İnsanları yaratan, besleyen, koruyan, terbiye eden, edeblendiren Yaratıcı’ya sığınırım.

2- İnsanların Melik’ine; yani bütün insanlığın sahibi, hükümdarı, işleri idare eden ve bütün insanlığın selamet ve saadetini temin edecek olan hükümlerin koruyucusu ve emredicisi bulunan Allah-u Teala’ya sığınırım.

3- İnsanların ilahına; yani bütün mahlükatın yaratıcısı ve sahibi olan Allah-u Teala’ya sığınırım.

4- O gizli vesvesenin, yani kalplere yanlış düşünceler düşürmek isteyen şeytanın tabiatında bulunan aldatıcı kimselerin verdiği vesvesenin şerrinden Allah-u Teala’nın himayesine sığınırım.

5- O şeytandan Allah-u Teala’ya sığınırım ki o insanların göğsüne vesvese (kötü düşünceler) fısıldar.

6- Gerçekten de öyle pek büyük birer düşman olan aldatıcı kimselerden, o kalplere vesvese veren din düşmanlarından kaçınılmalıdır. Bu vesvese verenler gerek cinlerden, gerekse insanlardan olsun. Hangi taifeden olursa olsun, bunların hepsinden de kaçınılmalı, onların şerlerinden Allah-u Teala’ya sığınılmalıdır.

Felak ve Nas Sureleri’nin ikisine birlikte iki koruyucu manasına gelen “Muavvezeteyn’’ denir. Hz.Peygamber (A.S.M.) bu sureler hakkında şöyle buyurmuştur: ‘’ Geceye girdiğin ve sabah kalktığın vakit, üç defa İhlas Suresi ile Muavvezeteyn Sureleri  okuman her şey için sana kafidir. ( Yani her türlü bela ve musibetten korur.)’’

Bir hadis

Hz. Ebu Hüreyre (R.A.) anlatıyor: Resulüllah (A.S.M.) buyurdular ki: “Ademoğlunun her ameli katlanır. (Zira Cenab-ı Hakk’ın bu husustaki sünneti şudur:) Hayır ameller en az on misliyle yazılır, bu yediyüz misline kadar çıkar.” Allah Teala Hazretleri (bir hadis-i kudside) şöyle buyurmuştur: “Oruç bu kaideden hariçtir. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfaatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terketti.”

“Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku (halüf), Allah indinde misk kokusundan daha hoştur.’’ Buhari.savm/2.

32 Farz

Her müslümanın, otuz iki farzı bilmesi ve uygulaması gereken Farz ameldir. 32 Farz doğrudan değil, bir çok amelin ve yapılması gerekenlerin toplamından bulunmaktadır.

32 Farz Ana Öğeleri Şöyledir.

İmanın şartı: Altı (6)

İslamın şartı: Beş (5)

Namazın farzı: Oniki (12)

Abdestin farzı: Dört (4)

Guslün farzı: Üç (3)

Teyemmümün farzı: İki (2)

Bunları Toplamı : 32 Farz’ı Oluşturur.

Şimdi 32 Farz’ı Alt Detayları İle Ele Alacağız.

İmanın şartları (6)

1 – Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak.

2 – Meleklerine inanmak.

3 – Allah’ın indirdiği Kitaplarına inanmak.

4 – Allah’ın Peygamberlerine inanmak.

5 – Ahiret gününe inanmak.

6 – Kadere, yani hayır ve şerlerin (iyilik ve kötülüklerin) Allah’dan olduğuna inanmak.

İslamın şartları (5)

7 – Kelime-i şehadet getirmek.

8 – Her gün beş kere vakti gelince namaz kılmak.

9 – Malın zekatını vermek.

10 – Ramazan ayında her gün oruç tutmak.

11 – Gücü yetenin ömründe bir kere hac etmesidir.

32 Farz

Namazın farzları (12)

a) Dışındaki farzları altıdır. Bunlara şartları da denir.

12 – Hadesten taharet.

13 – Necasetten taharet.

14 – Setr-i avret.

15 – İstikbal-i Kıble.

16 – Vakit.

17 – Niyet.

b) İçindeki farzları da altıdır. Bunlara rükün denir.

18 – İftitah veya Tahrime tekbiri.(Bazı alimler, iftitah tekbirinin, namazın dışında olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre, namazın şartları 7, rükünleri ise 5 olmaktadır.)

19 – Kıyam.

20 – Kıraat.

21 – Rüku.

22 – Secde.

23 – Ka’de-i ahire.

Abdestin farzları (4)(şafii mezhebinde abdstin farzı altıdır)

24 – Abdest alırken yüzü yıkamak.

25 – Elleri dirsekleri ile birlikte yıkamak.

26 – Başın dörtte birini mesh etmek.

27 – Ayakları topukları ile birlikte yıkamak.

Guslün farzları (3) (şafii mezhebinde güslün farzı ikidir)

28 – Ağzı yıkamak.

29 – Burnu yıkamak.

30 – Bütün bedeni yıkamak.

Teyemmümün farzları (2) (şafii mezhebinde teyemmümün farzı üçtür)

31 – Niyet etmek.

32 – İki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını mesh etmek.

Tekrar elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu mesh etmek.

Teyemmümün farzı üçtür diyenlere göre, bu son ikisi, iki ayrı farz olarak söylenir.

KISSADAN HİSSE

Boyayı mı beğenemedin,

yoksa boyacıyı mı?

Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış:

Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?

SORUN  CEVABLAYALIM

Soru: Günboyu uyumak orucu bozarmı?

Cevab: kişi oruçlu olduğu zaman,bütün gün uyumuş olsa bile oruca zarara gelemez ama,oruçdan elde edeceği sevab,iyilik ve güzellikleri kaybeder.Orucun güzelliklerinden biride,tutulan orucun kişiye faydasının dokunmasıdır.Sadece aç kalıp bazı şeylerden uzak kalmak demek değildir.

BİR FIKRA

Bunları Ramazana Verin

Vaktiyle adamın birisi her şeyin en güzelini bir yana ayırır, “Hanım bunu Ramazan’a sakla” dermiş. Gel zaman git zaman Ramazan ayı gelmiş, güzel güzel yemekler pişmeye, iftar sofraları dolup taşmaya başlamış.

Günlerden bir gün kapıya bir dilenci gelmiş ve Allah için bir yardım istemiş.

Kadın:

“Adın ne senin?” demiş.

“Ramazan”

Ramazan mı? Dur öyle ise…evde ne kadar ayrılmış güzel yiyecek, içecekler varsa kaplara doldurmuş.

“Al git bunları, bizim bey sana saklıyordu” demiş.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-7

Bir ayet

Kureyş suresi

Kureyş suresi, Kuran’ı Kerim’in 106. suresi olup, 30. cüzünde bulunur. Peygamberimizin kabilesi olan Kureyş’e verilen bir takım imtiyazlardan bahsedildiği için, bu isimle anılmıştır. Mekke’de Tin suresinden sonra yazılan 4. ayettir.

Kureyş Suresi

Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim.

1- Li’i lafi Kureyş’in.

2- İlafihim rihleteşşitai vessayf.

3- Felya’büdû rabbe hazelbeyt.

4- Ellezi et’amehüm min cuin ve amenehüm min havf.

Meali

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.

1- Kureyş’e imkan sağlandığı için,

2- Kışın ve yazın yolculuk etme imkanı sağlandığı için,

3- Hiç olmazsa onun için bu Beyt’in (Kabe’nin) Rabbine kulluk etsinler!

4- Ki kendilerini açlıktan doyurdu ve onları korkudan emin kıldı.

Kureyş Suresini okumanın faziletleri

Temiz bir ahlak sahibi olmak, musibetlerden korunmak için her gün 7 kez okunmalıdır.

Fakirlikten korunmak, açlıktan kurtulmak, korkulardan emin olmak için, her gün 21 kez okunmalıdır.

Zehirlenmiş olan kişiler, evhamlı olanlar ve unutkanlıkları olanlar, safran, misk ve gülsuyu karışımına yazıp, zemzem veya yağmur suyuna koyarak içerlerse dertlerine şifa olur.

Kureyş suresi hakkında bilinenler

İbni Merduye’in İbn Abbas’dan yaptığı rivayete göre, sure Mekke şehrinde indirilmiştir. Bunu surede Beytullah’tan bahsedilmesi nedeniyle anlamaktayız. Surenin Tin suresinden sonra indirildiğini ise, Allame Zemahşeri belirtmektedir.

Hz.Peygamber (A.S.M.) buyurmuşlar;

‘’Allahü Teala Kureyş’ yedi farklı özelliğiyle üstün kılarak, bu özellikler ondan önce ve sonra hiç kimseye verilmemiştir. Hacılara su verme, hilafet onlarda kalacak, nübüvvet onlarda olacaktır. Müşrik dönemde fil ordusuna karşı yardıma layık görülmüşler, bu sebeple kimsenin Allaha ibadet etmediği dönemde yedi yıl boyunca Allah’a ibadet etmişler. Bu yüzden onlar adına indirilmiş surede, başka isimler zikredilmemiştir.’’

Resullüllah (A.S.M..) daha sonra Kureyş suresini okumuştur.

Bir hadis

 

“Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez.” (Tirmizi”nin rivayetinde şu hadise şuda eklenmiştir: “Oraya kim girerse ebediyyen susamaz.”)  (Tirmizi, Savm 5)

54 Farz:

1- Allah’ın bir olduğuna inanmak,

2- Helal yemek ve içmek,

3- Abdest almak,

4- Beş vakit namaz kılmak.

5- Cünüblükten gusül etmek,

6- Rızkın Allah’dan olduğuna inanmak,

7- Helal, temiz elbise giymek,

8- Hakka tevekkül etmek,

9- Kanaat etmek,

10- Nimetlerinin mukabilinde, Allahü teâlâya şükür etmek,

11- Kazaya razı olmak,

12- Belalara sabır etmek,

13- Günahlardan tevbe etmek,

14- Allah rızası için ibadet etmek,

15- Seytanı düşman bilmek,

16- Kur’ân-ı kerîmin hükmüne razı olmak,

17- Ölümü hak bilmek.

18- Allahın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak,

19- Babaya ve anaya iyilik etmek,

20- Marufu emir ve münkeri nehy etmek (dinin emirlerini yaymaya çalışmak),

21- Akrabayı ziyaret etmek,

22- Emanete hıyanet etmemek,

23- Daima Allah’dan korkup, ferahı (şımarıklığı ve azgınlığı) terk etmek,

24- Allaha ve Resulüne itaat etmek,

25- Günahdan kaçıp, ibadetlerle meşgul olmak,

26- Müslüman amirlere itaat etmek,

27- Aleme, ibret nazarıyla bakmak,

28- Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek,

29- Dilini, haram fuhuş kelimelerden korumak,

30- Kalbini temiz tutmak,

31- Hiçbir kimseyi maskaralığa almamak,

32- Harama bakmamak,

33- Herzaman sözüne sadık olmak,

34- Kulağını fuhuş söz ve çalgıdan korumak,

35- İlim öğrenmek,

36- Tartı ve ölçü aletlerini, hak üzere kullanmak,

37- Allahın azabından emin olmayıp, daima korkmak,

38- Müslüman fakirlere zekat vermek ve yardım etmek,

39- Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek,

40- Nefsinin isteklerine tabi olmamak,

41- Allah rızası için yemek yedirmek,

42- Kifayet miktarı (yetecek kadar) rızk kazanmak için çalısmak,

43- Malının zekatını, mahsülün uşrunu vermek,

44- Adetli ve lohusa olan ehline yakın olmamak,

45- Kalbini, günahlardan temizlemek,

46- Kibirli olmaktan sakınmak,

47- Baliğ olmamış yetimin malını korumak,

48- Genç oğlanlara yakın olmamak,

49- Beş vakit namazı vaktinde kılıp, kazaya bırakmamak,

50- Zulümle, kimsenin malını yememek,

51- Allahü teâlâya şirk koşmamak,

52- Zinadan kaçınmak,

53- Şarabı ve alkollü içkileri içmemek,

54- Yok yere yemin etmemek.

İBADET

İbadet, bizi ve bütün mevcudatı yoktan var eden, her an varlıkta durduran, görünür ve görünmez kazalardan, belalardan koruyan ve heran çesitli nimetler, iyilikler vererek yetiştiren Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmekdir.

Öz olarakibadet, Allah’a saygı ve tazim göstermek ve onun bize verdiği nimetlere karşı teşekkür borcunu yerine getirmektir.

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”. Zariyat/56.

Yüce Allah, diğer canlılardan farklı olarak akıl ve fikir vererek bizi, diğer varlıklar arasında seçkin bir durumda yaratmış, yaşayabilmemiz için, yeraltı ve yerüstü zenginliklerle doldurduğu dünyayı bir sofra gibi önümüze sermiştir. Cenab-ı Hak, verdiği nimetlerin çokluğunu hatırlatarak şöyle buyuruyor:

“Hem size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi öyle ki Allahın nı’metini saysanız onu bitiremezsiniz, her halde insan, çok zalim, çok nankör”. İbrahim/34.

İbadet, bizi yaratıp vücudumuzu mükemmel organlarla donatan ve sayılamıyacak kadar nimetler vererek bizi mülkünde barındıran Yüce Rabbimizin iyiliklerine karşı teşekkür borcunu yerine getirmektir.

İnsanın, kendisine sayısız nimetleri gönderen Allah’a, gücü yettiği kadar şükür etmesi, insanlık vazifesidir. Aklın emretdiği bir görev, bir borçdur. Fakat insanlar, kendi kusurlu akılları, kısa görüşleri ile Allah’a karşı şükür, saygı olabilecek şeyleri bulamaz. Şükür etmeye, saygı göstermeye yarayan görevler, Allah tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler, kötülemek olabilir.

İşte, insanların Allah’a karşı kalp, dil ve beden ile yapmaları ve inanmaları lazım olan şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allah tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi Hz.Muhammed (A.S.M.) tarafından ortaya konmuştur.

Allah’ın gösterdiği ve emir ettiği kulluk görevlerine “İslâmiyyet” denir. Allah’a şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibadeti, Allah kabul etmez, beğenmez. Çünkü, insanların iyi, güzel sandıkları çok sey vardır ki, İslamiyyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmekdedir.

Demek ki, aklı olan kimselerin, Allah’a şükür etmek, ibadet yapmak için Hz.Muhammed (A.S.M.)’a uymaları lazımdır. Hz.Muhammed (A.S.M.))’a uyan kimse “Müslüman”dır. Allah’a şükür etmeye, yani Hz.Muhammed (A.S.M.)’a uymaya da, “ibadet etmek” denir.

KISSADAN HİSSE

Hz. Musa (a.s.) Ve Üç Kişi

Allah (C.C.), Musa (A.S.)’a:

— Ya Musa sana acaibattan bir sır bildireyim mi? buyurdu. Musa (A.S.):

— Göster ya Rabbi! diye iltica etti. Allah tarafından:

— Ya Musa! Git filan yerdeki çeşmenin başına, kimse görmeyecek şekilde bir yere gizlen ve bekle!, emri geldi.

Musa (A.S.) gitti, tarif edilen çeşmeyi buldu ve beklemeye başladı.

Biraz sonra atlı bir adam geldi, atından indi, kendisi su içip atını suladı ve zarurî ihtiyaçlarını tamamlayıp atına bindi gitti. Fakat giderken para kesesini çeşmenin başında unutup da gitti. Çok geçmeden bir çocuk geldi, o da su içti ve yolcunun unuttuğu altın kesesi bağlı olan kemeri alıp gitti. Aradan çok zaman geçmeden bu sefer bir kör biri geldi, abdest aldı ve bir kenara çekilip ibadete başladı. Hz.Musa (A.S.) gizlendiği yerden manzarayı buraya kadar takip etti.

Biraz sonra altın keseli kemeri unutan atlı adam geri geldi. Kemerini çıkarıp bıraktığı yere baktı ki, orada yok. Doğruca, ibadet eden  körün yanına vardı ve ona kemerini unuttuğunu, bulduysa vermesini söyledi.

Kör adam:

— Görüyorsun ki, iki gözüm de görmüyor. Hem ben keseyi almış olsam yanımda olması lazım. Bende böyle bir şey olmadığına göre almış olmam imkansız, diyerek adamı iknaya çalıştı ise de, adam bir türlü inanmadı ve:

— Bu altını sen aldın, vermiyorsun, diyerek kör adamı öldürdü. Adam keseyi bulamamıştı ama, kör adamı da öldürmüştü.

Hz.Musa (A.S.), sırrına vakıf olamadığı bu olayın içyüzünü ve hikmetini  öğrenmek için Cenab-ı Hakka ilticada bulundu. Allah (C.C.), konuyu şöyle açıkladı:

— Ey kelimim Musa! Kemeri alan çocuğun babası daha evvel o atlı ağanın hizmetinde çalıştı ve ağa da onun hakkını vermemişti. Şimdi hakkını almış oldu.

O kör adam ise, daha evvel o ağanın babasını öldürmüştü. Sonra gözleri kör olduğu için onu tanıyan çıkmadı ve unutuldu gitti idi. Ama ben unutmadım ve o kör adamın ölümünü o adam vasıtasiyle yaparak kısası yerine getirmiş oldum.

Bu olay karşısında Musa (A.S.) secdeye vardı ve Allah’a şükürler etti.

RÜYA TABİRLERİ

Rüyada Kur’an okumak

Rüyasında Kur’an Kerim’den bir sure okuduğunu, fakat hangi süreyi okuduğunu bilmeyen rüya sahibi, eğer hasta ise iyilesir, Üzgün ise üzüntüsü geçer, esaret hayatı ve darlığı varsa kurtulur. Rüyada Kur’an okumak hak ve doğru söylemektir. İbn i Sirin e göre, rüyasında Kur’an okuduğunu gören, büyük bir mevkiye çıkar. Bir ayet okudugunu görerek, o ayetin işaret ettigi manayı bilen kimse. Allah (C.C.)’un hayrına ve sevabına nail olur. Azabı isaret eden bir ayeti okumak, yine Cenab-ı Hakk tarafindan okuyanın uyarıldığına delildir. Hafız olmadığı halde, bir hafiz gibi ezbere Kur’an okuduğunu gören, pek çok hayır ve hasenata nail olur. Kur’an okunduğunu ve kendisinin de dinlediğini gören Kur’anın emirlerine uymuş olur. Cabir ül Mağribi ye göre; Kur’an i hatmettiğini görmek, bir ilahi lütuftur ki, sevabıda oldukca büyüktür. Bu kisi dünyadaki bütün isteklerine ulaşır. Kur’anı doğru okumak, mal ve mülkün artmasına yol açar. Güzel sesle okumak affı ilahiye mazhar olacağina ve ahirette büyük bir dereceye ulasacağına delalet eder. Kur’an okunması caiz olmayan bir yerde Kur’an okuduğunu veya okunan Kur’anı dinlediğini gören kimsenin dininde noksanlık vardır. Tövbe etmesi ve inancını tazelemesi gerekir.

EDEBİYAT SAYFASI

KALBLERİN SESİ

Kalbin hicranına hor bakma güzel,

Sevgiye susamış yürek var onda.

Her geçen zamana sen bakma özel,

Derdlerin dermanı şifalar onda.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-8

Bir ayet

Fil suresi

Okunuşu

1- Elem tera keyfe fe’ale rabbüke biashabilfil

2- Elem yec’al keydehüm fi tadlil

3- Ve ersele aleyhim tayran ebabil

4- Termihim bihicaratin min siccil

5- Fece’alehüm ke’asfin me’kul

Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1- Görmedin mi Rabbin ne yaptı fil sahiplerine!

2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?

3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar saldı.

4- Onlara balçıktan pişirilmiş sert taşlar atıyorlardı.

5- Derken onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi kılıverdi.

Fil Suresi Tefsiri

Fil suresi, Mekke’de nazil olmuş ve beş ayetten oluşmaktadır. Peygamber Efendi’mizin doğumundan elli gün önce meydana gelen Fil vakasından bahsettiği için bu ismi almıştır.

Fil Suresinin Tefsiri

1- Ey Habibim! Görmedin mi, yani görmüş gibi bilmedin mi? Yani elbette Rabbinin fil sahiplerine, Kabe’yi yıkmak isteyen o zalim kavme neler yaptığını Allah’ın bildirmesi ile bildin.

2- O kudreti sonsuz olan Alemlerin Rabbi, o fil sahiplerinin kurdukları tuzağa, onların Kabe hakkında aldıkları yıkma kararını bozgunluk içinde bırakmadın mı?

3- Evet, Allah, o fil sahiplerini cezalandırmak için onların üzerlerine bölük bölük kuşlar (Ebabil kuşları) gönderdi.

4- O kuşlar onların üzerine ‘’siccilden’’(pişmiş tuğladan) yapılmış taşlar atıyorlardı. Herhangi birinin başına isabet eden taş parçası, o kimsenin ayağından çıkarak öldürüyor veya bir hastalığa uğratarak yok olup gitmesine sebep oluyordu.

5- Allah (C.C.), Kabe’ye düşmanlık gösteren o hain topluluğu yenilip çiğnenmiş ekinler gibi kıldı. Hepsi de kutsal değerlere düşmanlığın sonucunda darmadağın olarak Allah-u Teala’nın kahrına uğramış oldular.

Habeşliler, Yemen’i ele geçirince “Ebrehe” adındaki komutan buranın valisini öldürerek yemen valisi olmuştu. O da diğer Habeşliler gibi Hıristiyandı. Valiliği döneminde Arabistan’ı yakından tanıdı. İdaresindeki halkın Hacc ve ziyaret için Mekke’ye gittiklerini ve Kabe’ye hürmet ettiklerini görmüş ve kıskançlık duygularının kabarmasına sebeb olmuştu. Kabe’nin saygınlığını azaltmak ve saygınlık kazanarak halkı kendisine döndürmek için ondan daha cazip ve görkemli bir kilise yapmaya karar verdi. Habeş kralının da yardımı ile kısa sürede San’a şehrine görkemli bir kilise yaptı. “Kulleys” adını verdiği bu kiliseyi altınlar ve gümüşler ile süsledi. Çevreye haber göndererek halkı Kabe yerine Kulleys’i ziyaret etmeye çağırdıysa da bu çağrı kabul görmedi. Hatta bir gece Kulleys’e gizlice giren bir adam hakaret olsun diye kilisenin içine pisledi. Bu duruma son derece öfkelen Ebrehe, Kabe’yi yakmaya ve taş üstünde taş bırakmamaya yemin etti.

Ebrehe,60.000(atmışbin) kişilik kalabalık bir ordu ile Mekke’ye doğru yola çıktı. Taif’e geldiği zaman adamlarının bir kaçını keşif için ileri gönderdi. Onlarda Mekkelilere ait hayvan sürülerini önlerine katıp getirdiler. Bu hayvanlar arasında Hz.Peygamber (A.S.M.)’ın dedesi olan Abdülmüttalib’in de 200(ikiyüz) devesi bulunuyordu.Abdülmuttalib yanına birkaç kişi alarak doğruca Ebrehe’ye gitti. Gelen kişinin boylu poslu, iri yapılı, heybetli bir olduğunu gören Ebrehe, ona büyük hürmet gösterdi. Ebrehe tercümanı aracılığı ile Abdülmuttalib’e sordu. ‘’Ne için geldin?’’ Abdülmuttalib develeri için geldiğini bildirince Ebrehe:

‘’Ben de seni akıllı ve büyük bir kişi sanmıştım. Senin dinine ve ceddine ait olan Kabe’yi yıkmaya gelmişken, sen develerden bahsediyorsun dedi’’ Abdülmuttalib :

‘’Ben develerin sahibiyim. Develeri isterim. Kabe benin neyime onun sahibi var. Onu koruyacak olan odur cevabını verdi.’’ Ebrehe:

‘’Bana karşı onu koruyacak olan kimse yok’’ deyince Abdülmuttalib:

‘’Orası beni ilgilendirmez. İşte sen, işte o!’’dedi. Bu konuşmadan sonra Ebrehe develerin verilmesini emretti. Abdülmuttalib develerin alıp Mekke’ye geri döndü. Başına toplanan ahaliye ‘’Bu evin sahibi onu korur korkmayınız’’ diye teselli verdi ve halka dağlara çıkmasını emretti. Kendisi de Kabe’ye gidip şöyle dua etti:

‘’Allah’ım! Kul malını, evini, ehlini korur. Sen de bu evini, kendi ehlini bu zalim haçlı ordusuna karşı koru. Onların haçlı kuvvetleri Sen’in kuvvetine asla galip gelemeyecektir. Onlar cahilliklerinden Senin haremine karşı yürüdüler, Senin büyüklüğünü düşünemediler.’’ Abdülmuttalib bu şekilde Allah’a yalvarıp ağladı. Sonra dağa çekilip Hıristiyan Habeş ordusunun yapacağını ve başlarına gelecekleri izlemek için yüksek bir yere çıkıp beklemeye başladılar.

Ebrehe, 17 Muharrem Pazar günü sabahı ordusunu düzenleyip askerin önüne Mahmud adı verilen meşhur fili koyarak Mekke’ye doğru yürümeye başladı. Mekke’ye yaklaşıp içeri girmeye hazırlanırken o meşhur fil aniden çöküverdi. Ne yaptılarsa fili yerinden kaldıramadılar. Filin yönü başka tarafa çevrilince koşarak o tarafa gidiyor, fakat Mekke’ye çevrilince yere çöküyordu.

Onlar fille çekişmekte iken deniz tarafından aniden çıkan Ebabil kuşlarının hücumuna uğradılar. Dağ kırlangıçları adı verilen bu hayvanlar, ağızlarında bir tane ve ayaklarında iki tane olmak üzere mercimekten büyük, nohuttan küçük kızgın taşlar yüklenmişlerdi.

Kibirli Ebrehe ve kalabalık ordusu, büyük bir paniğe kapılmış, bir o yana bir bu yana kaçışmaya başlamışlardı. Habeş ordusunun çoğunluğu, üzerlerine düşen kızgın taşlardan helak olmuşlardı. Düşe kalka Yemen’e varanlarda çok geçmeden orada ölüyorlardı. “Ebrehe” Yemen’e varmış ve sonunda bedeni küçücük kalmış, kalbi parçalanarak can vermişti.

Meşhur fil sağ kalmıştı. Fakat gözü görmüyor, ayakları tutmuyordu. Habeş ordusundan kalan cenaze artıkları da, Allah tarafından gönderilen şiddetli bir yağmur ve bunun sonucunda gür bir sel ile temizlenmişti. Araplar, bu hadisenin meydana geldiği seneye ‘’Fil Senesi’’ adını verdiler.

İşte Fil Suresi, bu ibret verici kıssayı haber vererek din düşmanlarını sakındırmakta ve Allah’ın güç ve kudretini gözler önüne sermektedir. Ayrıca Hz.Peygamber (A.S.M.)’ı teselli ederek, Allah’ın mukaddes kıldığı Kabe’ye saldıranların helak olduğu gibi, Allah’ın alemlere rahmet olarak gönderdiği Habib’ine ve onun tebliğ ettiği dine saldıranların da helak olacağını bildirmektedir.

Bir hadis

Ebu Umeyr ibni Enes, Resulüllah (A.S.M.)’ın ashabından olan amcalarından naklettiğine göre, bir grup kimse Resulüllah (A.S.M.)’a binekleriyle gelip: “Dün hilali gördük’’ diye şehadette bulundular. Bunun üzerine, Hz.Peygamber (A.S.M.) Efendimiz, onlara “oruçlarını açmalarını, sabah olunca da musallaya (bayram namazına) gelmelerini emretti.” Ebu Davud, Salat 255. Nese-i.ideyn 2.

ALLAH’A KUL OLMANIN YOLLARI

İnsanla Allah arasındaki 28 basamaklık Allah’a yaklaşım merdiveninde, 7 kademe kulluk söz konusudur. Bu da 7 ayrı Sıratı Mustakim’i ifade etmektedir. Kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesiyle başlayan manevî tekamül de 7 safhada gerçekleşir.

 

1- Allah’a ulaşmayı dilemek.

2- Mürşide uyma.

3- Ruhun Allah’a teslimi (1.teslim).

4- Fizik vücudun Allah’a teslimi (2.teslim).

5- Nefsin Allah’a teslimi (3.teslim).

6- İrşad olmak.

7- İradenin Allah’a teslimi (4.teslim)

Allah’ın 7’li sistemi, bütün standartlar içinde geçerlidir. 7 rakamı Kur’anın temelini teşkil etmektedir: 7 kat gökler, 7 kat yerler, 7 kat cehennem, 7 kat cennet…Kur’an standartlarındaki 7 kademe kulluk da, 7 kademe takvayı, 7 kademe Sıratı Mustakimi (sağlam ve doğru yolu), 7 kademe hidayeti ve 7 kademe cenneti ifade etmektedir.

 

1- Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; 1. kulluğu gerçekleştirir.

2- Allah’a ulaşmayı diledikten sonra mürşidine tabi olan kişi, 2. kulluktadır.

3- Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi 3. kulluktadır.

4- Fizik vücudunu Allah’a teslim edenler, 4. kulluktadır.

5- Nefsini Allah’a teslim edenler, 5. kulluktadır.

6- Kim muhlis olursa; 6. kulluktadır.

7- Kim iradesini de Allah’a teslim ederse; 7. kulluktadır.

7 kulluk derecesi

1.derece kulluk: Amenular (iman yönü) kulluğu: Kişinin Allah’a yönelmesiyle şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olduğu noktayı ifade eder. Kur’ân-ı Kerim’e göre kişi daha Allah’a ulaşmayı dilediği an birinci derece kulluğun ve takvanın sahibi olmuştur. Şirkten kurtulmuştur, dalaletten kurtulmuş hidayete adım atmıştır, Allah’ın dostu olmuştur, hüsrandan kurtulmuştur ve gideceği yer kesin olarak Allah’ın cennetidir

2.derece kulluk: Uyma ve takip etme kulluğu: Kim Allah’a ulaşmayı dileyip de 12 ihsanla Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide tabi olursa, o kişi ikinci derecede kul olma özelliğine sahip olmuştur. Bu kişi aynı zamanda ikinci derece takvanın da sahibidir. Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh ulaştırır.

3.derece kulluk: Evvab kulluk: Kişi mürşidine tabi olduğu zaman ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru “seyri sülük” adı verilen bir yolculukla “Sıratı Mustakim” (doğru ve sağlam yol) üzerinden Allah’a doğru yola çıkar. Nefsin; “Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye” kademelerindeki her %7’lik aklanmasına paralel olarak ruh da bir gök katı aşar. 7 gök katını ve 7.gök katının 7.alemini aştıktan sonra Allah’a ulaşır ve Allah’ın Zat’ında ifna yolu ile yok olur. İşte bu nokta kişinin hidayete erdiği, evvab kulluğa ulaştığı noktayı ifade eder.

4.derece kulluk: Muhsinler kulluğu: Kişinin fizik vücudunu Allah’a teslim ettiği nokta muhsin kul olduğu noktayı ifade eder. Ve kim muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, o taktirde sağlam bir kulpa tutunmuş olur. Ve işlerin sonucu Allah’a ulaşır.

5.derece kulluk: Ulul elbab kulluk:  Kişini daimi zikre ulaştığı, nefsinin afetlerinin tamamen temizlendiği ve yerini Allah’ın nurlarının aldığı kulluk kademesidir.

6.derece kulluk: Muhlis  (irşad) kulluk: Kişinin ihlasa ulaştığı, halis olduğu noktayı ifade eder.

7.derece kulluk: Bihakkın kulluk: Kişinin salah makamına ulaşarak, iradesini Allah’a teslim ettiği kulluk kademesidir.

KISSADAN HİSSE

Sırtını keseletmek

Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarından,yaşlı, fakir, garip,fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul’a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider… Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak… Bedenini ve ruhunu rahatlatmaktır.

Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.

– Bugün, der,

– Sultan Murad’ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.

Habib baba üzülür… Rica, minnet eder, yalvarır…

– Ne olursun’ der,

– Kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.

Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum. Binbir dil döker. Hamamcı merhamet duyar,insafa gelir… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek …

– Baba şu odada hızla yıkanıp çık, para da istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.

Habib Baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar… Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir… Ama sadece görünümü… İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.

– Hele bir bakalım, demiştir,

– Bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?

Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır…

Hamamcı vezirler der, almak istemez… Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib Babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:

– Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sen de sar peştemali beline, gir yanına…

– Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın… Ve ekler:

– Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.

Sonra 4.Murad da Habib Babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır…

Habib Babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir…

Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib Baba yumuşak bir sesle konuşur:

– Evladım, der,

– Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsaade edersen bir keseleyivereyim.

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve çok memnun olur…

Memnun olur, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.Memnuniyetle Habib Babanın önünde diz çökerken:

– Buyur baba, der,

– Ellerin dert görmesin.

Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib Baba, 4.Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.

– Baba, der,

– Gel bende senin sırtını keseleyeyim de ödeşmiş olalım. Habib Baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle:

– Olur evlad, deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib Babayı yoklar, ağzını arar…

– Baba, der,

– Görüyormusun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış… Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…

Habib Baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib Babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

– Be evladım, der, Habib baba,

– Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir…

EDEBİYAT SAYFASI

YAKMA  NE OLUR

Bakma bana öyle uzakdan mahzun,

Dokunma hissime yakma ne olur.

Pencere ardında titrer gözlerin,

Gözyaşına boğma canı ne olur.

Sessiz bir bakışla titrer bedenim,

Aynalara bakıp gülme ne olur.

Esen her rüzgarda salma saçını,

Sineme değdirme zülfün ne olur.

Melul duruşunla ezme ruhları,

Sızlatma ciğeri yakma ne olur.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-9

Bir ayet

Tebbet suresi

Okunuşu:

“Euzü Billahi mineş şeytanir racim

Bismillahir Rahmanir Rahim”

1- Tebbet yeda ebi lehebin ve tebbe;

2- Ma ağna anhü maluhü ve ma keseb;

3- Seyasla naren zate leheb;

4- Vemraetühü  hammaletel hatab;

5- Fi cidiha hablün min mesed.

Meali:

1- Ebu Leheb’in elleri kurusun… Kurudu da!.

2- Ne zenginliği ve ne de kazandığı ona fayda vermedi!.

3- Alevli bir ateşe maruz kalacaktır (o)!.

4- Onun karısı da… Odun hamalı olarak!.

5- Boynunda hurma lifinden bir ip olduğu hâlde!

Tebbet Suresi Tefsiri

Tebbet Suresi, Mekke’de nazil olmuştur ve beş ayetten oluşmaktadır. Peygamber Efendimiz (A.S.M.)’ın amcası “Ebu Leheb”in ellerinin kuruması için beddua içerdiği için Tebbet adını almıştır. ‘’Tebbet’’ kurusun demektir.

Tebbet Suresinin Tefsiri

1- Ebu Leheb’in iki eli kurusun, helak olsun. Ve gerçekten de kurudu. (Burada Ebu Leheb’in helak olacağını önceden haber vermektedir ki, bu Kur’an-ı Kerim’in bir mucizesidir.)

2- O din ve Peygamber düşmanına ne malı fayda verdi. kendisini hüsrandan kurtarabildi ve nede kazandığı kendisini azaptan kurtarabildi. Bütün servet ve zenginliği, evlat ve dostları kendisine yardımcı olmadı.

3- O İslamiyet düşmanı elbette ki, bu dünya azabından başka alevli bir ateşe de girecektir.(Kur’an-ı Kerim’de Ebu Leheb’den başka asr-ı saadetteki kafirlerden hiç birinin lakabı, ismi açıkça bildirilmemiştir. Buradan o şahsın ne kadar kötü ve büyük bir din düşmanı olduğu anlaşılmaktadır.)

4- Ebu Leheb’in odun yüklenmiş olan karısı da cehenneme atılacaktır.

5- Karısı, boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde ateşe atılacaktır. Çünkü o kadın da, Peygamber Efendi’miz (A.S.M.)’a eza ve cefa da bulunmaya çalışır, ona büyük düşmanlık gösterirdi. Geceleyin Peygamber Efendimiz (A.S.M)’ın yolu üzerine dikenli ağaçlar ve otlar dökerdi. Peygamber Efendimiz (A.S.M.) hakkında dedikodu çıkarır,koğuculukta bulunur, İslam dinini söndürmeye çalışırdı.

Bu mübarek surenin iniş nedeni hakkında şöyle denilmektedir: ‘’En yakın olan akrabanı uyar.’’ ayeti nazil olunca Hz.Peygamber (A.S.M.) Safa tepesine çıkmış ve seslenerek Kureyş Kabilesini çağırmıştır. Kureyş Kabilesi toplanmış, onlarla birlikte Ebu Leheb’de gelmişti. Hz.Peygamber (A.S.M.) kureyşlilere hitaben:

‘’ Size bir düşman sabahleyin veya akşamleyin gelip hücum edeceğini haber versem, beni tasdik eder misiniz?’’ Diye sorunca onlarda:

‘’Evet tasdik ederiz’’ demişlerdi. Zira onların hepsi de Hz.Peygamber (A.S.M.)’ın ne kadar güvenilir biri olduğunu bilirlerdi. Hatta Peygamber Efendimize ‘’ Muhammed’ül Emin’’ lakabını takanda onlardan başkası değildi. Bu cevap üzerine Hz.Peygamber (A.S.M.), ‘’ Ben sizi ilerideki bir azaptan korkutucuyum. ( Yani öyle bir azaba uğramamak için İslam dinini kabul ediniz.)’’ diye buyurdu. Peygamber Efendimizin bu ihtarını dinleyen Ebu Leheb, Peygamber Efendimizin amcası olmasına rağmen hemen inkara başladı. ‘’Tebben lek! (Yazıklar olsun sana) Sen bizleri bunun için mi davet ettin’’ dedi. Bir taş alarak atmak istedi. Fakat Allah atmasına izin vermedi ve elleri kurudu.

Ebu Leheb’in dünyadaki azabı bununla da kalmadı. Hicretin ikinci senesinde meydana gelen Bedir muharebesinde İslam ordusunun başarısından ve zafer kazanmasından duyduğu üzüntüden dolayı yedi gün sonra vücudunda ‘’Adese’’ denilen ufacık bir sivilce hastalığı oluştu. Bu hastalık ilerleyerek Ebu Leheb’in helak olmasına sebep oldu. Vücudu hastalığın etkisinden dolayı kokuştu. Hastalık bulaşıcı olduğu için çoluk çocuğu bile yanına yanaşamaz oldu. Nihayet üç gün sonra çocukları bir adam tutarak leşini bir çukura attırdılar.

Tebbet Suresi şunu bildirmektedir: Allah’ın dinine, O’nun Resulüne düşman olanlar, sonuçta kendi çirkin düşüncelerinin, kötü amellerinin cezasına uğrayacaklardır. Bunların dünyada uğrayacakları felaketler, ahirette ki asıl korkunç cezalarından kurtaramayacaktır. Selamete ve kurtuluşa ermek isteyen kimse Peygamber Efendi’mize ve onun gösterdiği yola, İslam dinine nail olurlar, ebedi saadetlerini temin etmiş olurlar.

Bir hadis

İbnu Ebi Leyla, Sahabi bir kişiden naklediyor: Resulüllah (A.S.M.): “Hacamat olmaktan, muvasaladan (üst üste bir kaç gün oruç açmamaktan) yasakladı. Ancak bunları Ashabına haram kılmadı.” Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, sen sahura kadar orucu devam ettiriyorsun’’ denildi de şu cevabı verdi:

“Ben sahura kadar uzatıyorum, zira Rabbim bana yedirip içirmektedir.” Ebu Davud, Savm/29.

GÜZEL AHLAK

İyi bir müslüman olmak için güzel ahlaka sahip olmak, kötü ahlaktan uzak durmak gerekir. Ancak bununla dünya ve ahiret saadeti elde edilir.

Güzel ahlak, ilim ve edep öğrenmekle, iyi insanlarla arkadaşlık etmekle elde edilir. Kötü ahlak da bunun tersidir. Yani cahil kalmak, edepsiz olmak, kötü insanlarla arkadaşlık etmekten hasıl olur. İyi insan, iyi ahlaklı insan demektir. Dinimiz iyi huylar edinmemizi, kötü huylardan kaçınmamızı emretmektedir.

Güzel ahlaka sahip kimselere gıpta etmek, onlar gibi olmaya gayret etmek gerekir.

Güzel Ahlak hakkında İslam âlimleri buyuruyor ki:

“Kötü ahlaklı, parçalanmış testiye benzer. Ne yamanır, ne de eskisi gibi çamur olur.”

“Her binanın bir temeli vardır. İslam’ın temeli de güzel ahlaktır.”

“Kötü ahlak, öyle bir fenalıktır ki, onunla yapılan birçok iyilikler fayda vermez. Güzel ahlak, öyle bir iyiliktir ki, onunla yapılan günahlar bile affa uğrar.”

“Yükselen bütün insanlar ancak güzel ahlakları sayesinde yükselmişlerdir.”

“Güzel ahlak güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir.”

“Güzel ahlak, kimseyle çekişmemek ve kimseyi çekiştirmemektir.”

“Güzel ahlak, eziyet vermemek ve meşakkatlere katlanmaktır.”

“Güzel ahlak, genişlikte ve darlıkta insanları razı etmeye çalışmak demektir.”

“Güzel ahlak, Allah’tan razı olmak demektir. Yani hayrı ve şerri Allah’tan bilmek, nimetlere şükür, belalara sabretmektir’’

“Güzel ahlak, Yaratanı düşünerek, yaratılanları hoş görmek, onların eziyetlerine sabretmektir.”

Güzel ahlaklı olmanın alameti şunlardır:

1- İnsaflı olmak,

2- Arkadaşlarının hatasını görmemek,

3- Hüsnü zan etmek,

4- Suizandan (kötü zandan) kaçınmak,

5- Arkadaşlarının eziyetlerine göğüs germek,

6- Onlardan şikayetçi olmamak,

7- Hep kendi ayıp ve kusurlarıyla meşgul olmak,

8- Kendi nefsini kınamak,

9- Güler yüzlü olup, herkesle yumuşak konuşmaktır.

Güzel ahlaklı kimse:

a- Edeplidir az konuşur,

b- Hatası azdır,

c- Gıybet etmez,

d- Allah için sever,

e- Allah için buğzeder,

f- Emanete riayet eder,

g- Komşu ve arkadaşını korur.

Bütün hasletlerin başı ise hayadır.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Nimete kavuşmuş olanlardan, tevazu gösterene ve kendini hep kusurlu bilene, helalden kazanıp, hayırlı yerde sarf edene, fıkıh bilgileri ile hikmeti [tasavvufu] birleştirene, helale harama dikkat edene, fakirlere acıyana, işlerini Allah rızası için yapana, huyu güzel olana, kimseye kötülük yapmayana, ilmi ile amel edene ve malının fazlasını dağıtıp, lafının fazlasını saklayana müjdeler olsun.” Taberani.

“Ahlakınızı güzelleştiriniz” İbni Lal.

“Sizin imanca en güzeliniz, ahlakça en güzel olanınızdır.” Hakim.

“Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Beyhaki.

“Güzel ahlak, büyük günahları, suyun kirleri temizlemesi gibi temizler. Kötü ahlak ise, salih amelleri, sirkenin balı bozduğu gibi bozar.” İ. Hibban.

“(Müminlerin iman yönünden en faziletlisi ahlakça en iyi olanıdır.” Tirmizi.

“Şüphesiz güzel ahlak, güneşin buzu erittiği gibi günahları eritir.” Haraiti.

(Bir müslüman güzel ahlakı sayesinde, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadet eden kimselerin derecesine kavuşur.” İ. Ahmed.

Allah indinde mümin çok kıymetlidir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

“Müminler, öyle kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri titrer, Allah’ın âyetleri okununca, imanları kuvvetlenir ve yalnız Rablerine dayanıp güvenirler, namazı doğru kılar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden [Allah’ın razı olduğu yerlere] harcarlar.” Enfal/2-3.

“Müminler, muhakkak kurtuluşa ermiştir. Namazlarını huşu içinde kılar, boş ve lüzumsuz şeylerden yüz çevirir, zekatlarını verir, iffetlerini korur, emanet ve ahidlerine riayet ederler.” Müminun/ 1-8.

“Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirir, verdikleri sözü bozmaz, Rablerinin rızasını isteyip sabreder ve kötülüğü iyilikle savarlar.” Rad 20-22.

“(Büyük günahlardan ve hayasızlıktan sakınır, öfkelendikleri zaman da kusurları bağışlar ve işlerini aralarında istişare ederler.” Şura/ 37,38.

KISSADAN HİSSE

İş Bilene Can Kurban

Gazneli Sultan Mahmud, bir av merasiminden dönerken bir köyde, Ayas adında bir delikanlı ile tanışmıştı. Ayas’ın söz ve davranışlarındaki farklılık, bunlardan yansıyan zeka parıltıları karşısında Sultan Mahmud, bu delikanlıda bir cevher olduğunu sezmiş ve onu kendi rızası, ana-babasının izniyle Gazne’deki sarayına götürmüştü.

Ayas, sarayda sultanın emriyle yoğun bir eğitim ve öğretime tabi tutuldu. Tahminlerin ötesinde zeki ve başarılı bir genç olduğu görüldü. Her öğretileni hemen belliyor, köyden gelmişliğini hissettirmemek için bir yanlışlık yapmamaya aşırı dikkat gösteriyordu.

Sonuçta Ayas, Sultan Mahmud’un istediği nitelikte bir elaman olarak yetişti ve sultanın emrine girdi. Kendisine hangi görev verilse hakkından geliyor, her işte hükümdardan tam not alıyordu. Sultan Mahmud Ayas’ı keşfettiğine içten içe memnun oluyordu.

Ayas, sarayda liyakat ve yetenek isteyen görevler için adı akla ilk gelen kimse olmuştu Sultanın bir paye verdiği kimseler içinde en güvendiği, en gözde kişi Ayas’tı. Bunun için Sultan’ın maddi ve manevi iltifatlarına mazhar oluyordu. Bu durum Ayas’la aynı rütbedeki vezirler ve diğer yüksek dereceli memurların kıskançlığına, Ayas hakkında ileri geri konuşmalarına sebep oluyordu. Ama Sultan Mahmud herşeyden haberdardı. Bir gün vezirlerinin kumandanlarının katıldığı bir gezi düzenledi. Bu gezi sırasında yakınlarından geçmekte olan bir kervan Sultan Mahmud’a, Ayas’ın değerini kanıtlamak için aradığı fırsatı verdi Sultan Mahmud, vezirlerinden birini çağırdı ve ona,

– Git, şu kervan nereden geliyormuş sor, dedi Vezir gitti sordu ve döndü:

– Sultanım, bu kervan Çin’den geliyormuş

– Peki nereye gidiyormuş?

– Onu sormadım efendim

Sultan Mahmud bunun için bir başka vezir çağırdı ve ona,

– Git şu kervan nereye gidiyormuş öğren dedi Vezir öğrenip geldi:

– Sultanım Mısır’a gidiyormuş

– Anlaşıldı, yükü neymiş?

– Onu öğrenmedim efendim

Böyle kaç tane vezir denedi, kervan hakkında tatmin edici bir bilgi edinemedi. Bunun üzerine mevcut vezir ve diğer yetkililere şöyle dedi:

– Ayas’ı çekemediğinizi, hakkında ileri geri konuştuğunuzu, gözden düşürmeye çalıştığınızı biliyorum Benim Ayas’a değer verişim sahip olduğu engin kabiliyetlerden, verilen her görevde gösterdiği ustalık ve beceriklilikten dolayıdır. Beşinizin, onunuzun birlikte üstesinden gelemediği bir işi tek başına hak edebilmesi sebebiyledir. En basiti şu kervan hakkında hanginizi görderdimse yeterli bilgileri edinemediniz. Halbuki daha önce böyle bir konuda Ayas’ı denedim, bir seferde tekmil bilgiyi, akla gelebilecek tüm soruların cevabını öğrenip beni aydınlatmıştı. İşte benim Ayas’ı tutmamın, ona farklı muamele yapmamın sebebi budur.

EDEBİYAT SAYFASI

SENSİN EFENDİM

Sultan-ı cihan içre en narin sensin efendim.

Destgir-i dilşahsın en güzeli sensin efendim.

Huzuru ilahide serdivan ente efendim.

“İkra’bismi rebbikellezi”de sensin efendim.

İsmi Ahmed,bir adın Muhammed sensin efendim.

Alem-i leduniden, dökülen sensin efendim.

Okunurken kelam her sayfada varsın efendim.

Ruz-i mahşerde şefaat kari sensin efendim.

Kudüm ile miheng-i destpare sensin efendim.

“Esma’ül Hüsna”da selavatlı sensin efendim.

İsmi Hamid,bir adın Muhammed sensin efendim.

Dergah-ı ilahiden süzülen sensin efendim.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-10

NASR SURESİ

Okunuşu

BismillahirrahmAnirrahİm.

1- İza cae nasrullahi velfethu.

2- Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvaca.

3- Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirhu, İnnehu kane tevvaba.

Meali

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.

1- Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,

2- insanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.

3- Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!.

NASR SURESİNİN TEFSİRİ

Kur’an-ı Kerim’in okunuş tertibine göre 110 suresi olan Nasr suresi 3 ayetten oluşur. Surenin ilk ayetinde nasr kelimesi sureye isim olmuştur. Nasr, yardım demektir. Surede Allah’ın Hz. Peygamber’e yardım ederek fetihlere kavuşturduğu ifade edildiği için bu adı almıştır. Bu sure, Mekke’nin fethi sırasında inmiş olmakla beraber Medine devrinde yani hicretten sonra indiği için medenî (Medine’de inen) surelerdendir. İslam zaferini haber verir. İbn Ömer’den gelen rivayete göre bu sure indikten sonra Peygamberimiz seksen gün yaşamıştır. Ayrıca bu surenin Kur’an-ı Kerim’de tam olarak nazil edilmiş olan en son sure olduğu müfessirler tarafından bildirilmektedir.

SUREDEKİ KAVRAMLARIN AÇIKLAMALARI

NASR: Arapça “yardım” anlamına gelen kelime, bu surede de lafız anlamında kullanılmış olmakla birlikte, hem maddi hem de manevi yardımı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bu kelimeden hem Mekke’nin fethi konusunda, hem de dinin yayılması konusunda Allah’ın yardımı olduğuna işaret olunmaktadır.

FETH: Arapça’da ele geçirmek, elde etmek, açmak, “zabt etmek” gibi anlamlara gelen kelime, surede hem Mekke’nin fethine hem de, rahmet kapılarının müslümanlara açıldığına işaret etmektedir.

FEVC: Surede “efvac” şeklinde çoğul olarak kullanılan fevc kelimesi grup, topluluk anlamındadır. İnsanların, İslam’ın ilk tebliğe başlandığı dönemdeki gibi teker teker değil, gruplar halinde, kavimler ve milletler halinde İslâm’a girmeye başlayacağını göstermek üzere surede geçmektedir.

TESBİH: Arapça “s-b-h” filinden türetilen bir isim olan tesbih kelimesi, bu surede sebbeha (tesbih etmek) şeklinde geçmektedir. Allah’ı tesbih etmek, O’nu anmak, çokça zikretmek demektir.

HAMD: Şükre etmek anlamındaki kelime, Allah’ın verdiği nimetlere karşısında kulun acziyetinden haberdar olarak, kulluğunu arz etmesi ve Rabbine şükretmesi anlamındadır.

İSTİĞFAR: Arapça “ğ-f-r” kökünden türetilen istiğfar kelimesi insanın yaptığı işlerden dolayı Rabbine sığınması, ondan bağışlanma dilemesi anlamına gelir.

TEVVAB: Mübalağalı ism-i fail olarak kullanılan kelime çokça tevbeleri kabul eden demektir.

NÜZUL SEBEBİ

Müfessirler bu surenin iniş sebebi hakkında herhangi bir bilgi bildirmemektedirler. Buna göre surenin iniş sebebi olmadığı da söylenebilir. Ancak müfessirlerin cumhuruna göre bu sure Hz.Peygamber (A.S.M.)‘ın ölüm zamanının yaklaştığını bildirmek üzere indirilmiştir.

SURENİN TEFSİR BOYUTU

İbn Kesir bu sureyi şu şekilde tefsir etmektedir: “İyi bil ki; senin çıkarıldığın belden olan Mekke’yi feth ettiğinde ve insanlar da grup grup (fevc fevc) Allah’ın dinine girdiklerinde, Bizim seni dünyada tutmamızı gerektiren işin bitmiştir. Katımıza gelmek ve Bize ulaşmak için hazırlan. Çünkü ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. İleride Rabbinin vereceği şeyler seni hoşnut edecektir. Bunun için Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Şüphesiz ki O, Tevbeleri çokça kabul eden (Tevvab)dır”.

NASR SURESİNİN GÜNÜMÜZE MESAJI

Sure nazil olduğu dönem itibariyle ele alınırsa, Hz.Peygamber (A.S.M.)’ın tebliğinin başarıya ulaştığı, Peygamberin şehri olan Mekke’nin feth edileceği ve Arap yarımadasındaki insanların kabileler halinde İslam’a girecekleri müjdesini vermesi bakımından bir mucize olarak değerlendirilebilir. Nitekim İslam alimleri de bu sureyi bu şekilde yorumlamışlar, buna ek olarak Peygamberin tebliğinin başarıya ulaşması sonucu Peygamberin risalet vazifesini tamamladığı ve artık fani dünyadan ebedi aleme göç etmesinin zamanının geldiğinin bildirilmekte olduğunu tespit etmişlerdir.

 

Günümüze mesajı açısından değerlendirdiğimizde bu surenin özellikle son ayetinde verilen mesajın bütün insanlara yönelik büyük bir önem taşıdığı söylenebilir. “Rabbini hamd ile tesbih et ve istiğfar et, muhakkaki Allah tevbeleri çokça kabul edendir” mealinde son ayet; açık anlamı itibariyle peygambere ölüm zamanının yaklaştığını bildirmekle birlikte, ondan Allah’ı çokça zikr etmesini, tesbih etmesini ve tevbe etmesini istemektedir. Bu ise bizlere Allah’ı zikr etmenin, tesbih etmenin ve tevbe etmenin bütün zamanlar için zorunluluk olduğuna işaret eder. Şöyle ki: Peygamber efendimizin, görevini tamamlamadan ölmeyeceği bilinmekteydi. Zira o hem alemlere rahmet olarak gönderilmişti, hem de Allah’ın son dininin tebliğcisiydi. Dolayısıyla onun için başarısızlık yada görevini tamamlamadan vefat etmesi gibi şeyler söz konusu olamazdı. Üstelik o, Allah’ın elçisi olduğu için, ölüm zamanının yaklaştığı kendisine bildiriliyordu.

 

Fakat bizler,asrı saadetten oldukça uzak bir zaman dilimindeyiz. Allah’ın elçilerini görmedik ve Allah’ın elçileride değiliz ve ne zaman öleceğimizi bilemiyoruz. Dolayısıyla peygambere ölüm zamanının yaklaştığı bildirilerek tesbih ve tevbe etmesi hususunda uyarılırken, bizler her an ölecekmişiz gibi hareket etmek ve dolayısıyla daima tesbih ve tevbe üzere olmak durumunda olmalıyız şeklinde bir anlam bu sureden çıkmaktadır.

Bir hadis

Hz.Peygamber (A.S.M.):

“Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazana hep kefarettirler. Büyük günah irtikab edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler. Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sayesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün. Ben yanında zikredildigim zaman bana salat okumayan kimsesinin de burnu sürtülsün!”  buyurmuştur.Müslim, Taharet 14.Tirmizi, Salat 160.

RAMAZAN BEREKETİ

Ramazanda tuttuğumuz orucun şaşırtıcı yönleri müslümanları hep tefekküre sevk etmiştir. Müsşlümanları tefekküre sevk eden konulardan bazıları aşağıya alınmıştır.

1- Oruç, Müslümanlar için çok keyifli, haz veren bir ibadettir. Oruç tutan müslüman gönül huzuru içindedir. Çünkü kendini yaratan Allah`ın (C.C.) emrine uymanın mutluluğunu da duymaktadır. Bu yüzden oruç ona külfet değil, zevk verir. Orucun şişmanlık ve hastalık perhizlerinden, ateistlerin anlayamadığı önemli farkı budur. Allah`ın rızasını kazanma arzusu, onu huzur ve mutlulukla doldurur.

2- Oruç tutan bir Müslüman birinin açlık hissetmemesi çok enteresandır. Halsizleşir, süzgünleşir fakat iştahı yoktur. Oruçlu iken, hatta sahura bile kalkamadığı günler, en cazip kokular saçan yemek kokularını alsa bile ilgilenmez.

3- Oruç saf açlık da değildir. Oruçtaki açlık muayyen vakitler içindir. Kişi iftar ve sahurda yine gıdasını kendine gerekli olan protein ve vitaminleri alır. Oruç tutan kimselerde beslenme yetersizliği vuku bulmaz. Günlük faaliyetlerine aynen devam edebilir.

4- İnsanın formunda kalmasına herhangi bir mâni teşkil etmez.

5- Oruçlu olduğumuz sırada metabolizma devam etmektedir. Dışarıdan gıda almadığımız için bedenimiz kendi maddesini, kendi dokularını ve özellikle de yağlarını yakarak hazmeder. Ancak vücudumuz bu işi rast gele yapmaz. Önce hastalıklı, yaşlı ve ölü olanları yok eder. Bu da bedenimizin gençleşmesi, yenilenmesi, adeta taze kana kavuşması demektir. Hz.Peygamber (A.S.M.) “Oruç tut, sağlık bul” demesi bu yüzdendir.

6- Oruçlu iken beynimiz de yedek maddeleri kullanarak çalışmasına aynen devam eder. Şahsın zihni kapasitesinde herhangi bir noksanlık meydana gelmez. Aksine günlük stresleri azaldığı için konsantrasyonu ve düşünme kabiliyeti artar.

7- Oruç, vücudumuzu maddi artıklardan temizlediği gibi benliğimizi de manevi kirlerden arındırır, paklaştırır.

SORUN CEVABLAYALIM

Soru: Oruca ne zaman niyyet getirilir?

Cevab: Oruç için niyetin vakti, akşam namazı vaktinin girmesiyle birlikte başlar.

Not: Ramazan, günü belirlenmiş adak ve nafile oruçlarda niyet, öğle namazına 1 saat kalana kadar devam eder. Bunların dışındaki, keffaret, kaza, günü belirlenmemiş adak oruçlarında ise imsak vaktine kadar niyet edilmesi gerekir.

KISSADAN HİSSE

Borcun Vadesi

İyi yürekli bir vezir, yoksul ve muhtaçlara devlet hazinesinden borç para veriyor, borç alanlar;

“Bunu ne zaman geriye ödeyeceğiz?” diye sorduklarında,

iyi yürekli vezir;

“Padişahımız ölünce ödersiniz” diye cevap veriyordu Bu duruma şahid olan bir adam bir gün Padişaha, “Efendimiz sizin veziriniz devletinizin hazinesinden muhtaçlara borç para veriyor, vadesini de sizin ölümünüze bağlıyor Demek ki niyeti kötü, sizin bir an önce ölmenizi istiyor, siz ölünce de paraları zimmetine geçirecek” diye gammazlamış.Bu gammazlık üzerine padişahın vezirine karşı kalbi bozulmuş ve hiddetlenmişti. Kendisini huzuruna çağırıp söylenenlerin doğruluk derecesini ve düşüncesinin ne olduğunu sormuş. Vezir sıradan bir vezir değildi Görevinin dışındaki bir takım incelikleri de biliyor ve yerinde bunlardan yararlanıyordu Padişahı yatıştıran ve yüreğini ferahlatan şu açıklamada bulundu:

“Padişahım, söylenen doğrudur Ben hazineden muhtaçlara borç para veriyor, vadesini de sizin ölümünüze bağlıyorum. Ama, bunu sizin ölmenizi değil, tersine daha çok yaşamanızı istediğim için yapıyorum. Bilirsiniz ki, her borçluya borcunun vadesi kısa gelir, vade dolmasın diye bakar, bunun için dua eder. Bu demektir ki borçlarını siz ölünce verecek olanlar, borçlarının vadesi dolmasın diye sizin ölmemeniz için dua edeceklerdir. Allah katında en makbul dualardan biri de borç altındaki kullarının duasıdır. Benim de düşüncem ve gayem ömrünüzün uzunluğu, sağlık ve afiyetinizdir” der.

EDEBİYAT SAYFASI

ÖLDÜRMEZ BİZİ

Allah için çıktık yola dönmeyiz,

Ağyarın tuzağı eylemez bizi.

Düşmanın havfıyla yoldan dönmeyiz,

Zalimin kılıcı öldürmez bizi.

Çalınmaz ayrılık kan ile serde,

Yanmışız bitmişiz od ile közde.

Çekilmez ruhlara gaibde perde,

Hatlardan kaldırmaz düşmanlar bizi.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-11

Bir ayet

Ayetel kürsi

Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim.

Allahü la ilâhe illa hüvel hayyül kayyum, la te’huzühu sinetün vela nevm,

lehu ma fissemavati ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illa bi’iznih,

ya’lemü ma beyne eydiyhim vema halfehüm,

vela yü-hitune bi’şey’in min ilmihi illa bima şae vesia kürsiyyühüssemavati vel ard,

vela yeudühü hıfzuhüma ve hüvel aliyyül azim.

Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle.

Allah’dan başka hiç bir ilah yoktur. O, daima yaşayan, daima duran,

bütün varlıkları ayakta tutandır. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku.

Göklerdeki ve yerdeki herşey O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda şefaat etmek kimin haddine! Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir.

Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.

O’nun hükümdarlığı, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Her ikisini görüp gözetmek,

ona bir ağırlık da vermez. O, çok yüce, çok büyüktür.

Ayetel kürsinin tefsiri

İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’l-kürsî” adıyla anılan bu ayet hem muhtevası hem de üstün Özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler varit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-İ şehadet ve ihlâs sureleri nasıl İslam inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah’ı tanıtıyorsa Ayetel-kürsi de onlardan daha geniş ve detaylı olarak bu özelliği taşımaktadır. Bir önceki ayette peygamberlerin getirdiği bunca ayet ve “beyyine”ye (İmana götüren işaret ve delil) rağmen insanların çekişmeye,anlaşmazlığa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği “kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve afak)”, peygamberleri desteklemek üzere Allah’ın onlara lütfettiği mucizelerde ve vahiy yoluyla yapılan “sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar”da görülmektedir. Bu âyet gerçek mabudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

Ayetel Kürsi’yi okuyan kimse yedi kalenin içine girmiş gibi muhafaza edilir. Ayetel Kürsi, Kur’ân-ı Kerimin dörtte biridir.

Hz.Peygamber (A.S.M.) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a (C.C.)’a yemin ederim ki, muhakkak Ayetel Kürsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i Müteal olan Allah’ı takdis eder.(O’na Tazimde bulunur.)” Ebû Davud, Ahmed İbni Hambel.

Hz.Peygamber (A.S.M.) buyurdu ki; “Her kim, her farz namazın arkasından Ayet-el Kürsi’yi okursa, Cennete girmekten onu ancak ölüm men eder.Her kim onu yatacağı zaman okursa, Allah’u Teâlâ ona kendi evi, komşusunun evi ve etraftaki evler hakkında güvence verir.” Beyhaki.

Şeytan, cinler v.s. şerli yaratıkların şerrinden ve anne yada çocuğuna zarar vermelerinden yada öldürmelerinden korunmaları için) Doğum yapacak kadının, Ayetel Kürsi, Araf 54. Ayeti sonuna kadar, Felak ve Nas Surelerini okuyarak Allah’a sığındırılması gerekir.Hadis-i Şerifle bildirilmiştir.

Hz.Peygamber (A.S.M.) buyurdu ki; “Sen Ayetel Kürsi’den neredesin? O herhangi bir yemek veya katık üzerine okunursa mutlaka Allah C.C. o yemek ve katığın bereketini çoğaltır.” Suyuti.

Hz.Peygamber (A.S.M.) Sure-i Bakaranın sonunu “Amener Resûlü ve Ayetel Kürsi’yi okuduğu zaman gülerdi ve “Onlar Arş’ın altındaki, Rahman’ın hazinesindendir.” buyururdu. Suyuti.

Seleme İbni Kays(RA) “Allah (C.C.), ne Tevratta, ne İncil’de, nede Zebur’da Ayet’el Kürsi’den daha büyük bir Ayet indirmedi.” Suyuti.

Ayetel Kürsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayetel Kürsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kahin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir. Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.

Herhangi bir muradın hasıl olması için Ayet-el Kürsi 313 kere okunduğunda, dünya ve Ahiret hakkındaki o istek Allah’ın (C.C.) izniyle hasıl olur.(Bu okuma,ne bir eksik ve ne bir fazla okunmamalıdır bu sayıların adedi çok önemlidir).

Cin musallat olan çocuğa 18 kere Ayetel Kürsi okunursa “BİİZNİLLAH” şifa bulur.

Yemeğe okunursa yemek bereketlenir.

Devamlı okunursa unutkanlığı giderdiğini Hz Ali (R.A.) buyurmuştur.

Evden çıkarken okuyan her işinde muvaffak olur ve hayırlı işleri başarır. Evine gelince okursan iki Ayetel Kürsi arasındaki işlerin hayırlı olur ve fakirliğin önlenir.

Bir kimse evinden çıkarken Ayetel Kürsi‘yi okursa, Hakk Teala yetmiş Meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar ona dua ile istiğfar ederler.

Yüce, kamil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı ayette zikredilen yüce Allah’a, kulların sonsuz gibi gördükleri kainatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O’nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.

Bir hadis

“YaIanIa, gıybetIe zedeIenmeyen oruç, fenaIıkIara siperdir.OruçIu oIan bir kimse, bir müminin aIeyhinde dedikodu ve ona eziyet etmedikçe, iftar edinceye kadar ibadettedir.”

“Canımı eIinde tutan AIIah’a yemin ederim ki; oruçIunun ağız kokusu, AIIah katında misk kokusundan daha hoştur: AIIah der ki: Ağzı kokan şu kuI şehvetini, yemesini, içmesini benim için terkediyor. Madem ki sırf benim için oruç tutmuş, o orucun ecrini ben veririm.”

Beyhaki,tirmizi,nese-i.

KUR’AN-I KERİM’DE İNSAN ALLAH İLİŞKİSİ

Kur’an-ı Kerim İnsan Allah ilişkisi konusunda vurgulanan en önemli konu Rab ve kul ilişkisidir. Buna göre Allah insanı varlıklar içerisinde en mükemmel şekilde yaratmış ve önemli görevler için dünyaya göndermiştir. İnsanın en önemli görevi Allah’a iman edip O’nu isim ve sıfatları ile tanımak ve O’na ibadet etmektir. İnsanı yaratan, evrenin en seçkin ve mükemmel varlığı yapan, yaşatan ve rızkını ve ihtiyaçlarını gideren Allah’tır. Buna karşı insan da Allah’a kulluk ve ibadet etmekle mükelleftir. Kur’an- Kerimde “ Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56) Başka bir ayette de “Ey insanlar! sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin!” Bakara/21. buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de Allah insanı en güzel şekilde yarattığını belirtmiş ve ona sayısız nimet verdiğini vurgulamıştır. Bununla alakalı bir ayette “Biz insanı en güzel şekilde yarattık” (Tin 4)buyurmuştur. Başka bir ayette de  “(Resulüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren odur.Ne az şükrediyorsunuz!”   Mülk/23.

Allah (C.C.), insana verdiği bu nimetlere karşılık sadece şükür istemektedir. Allah’ın verdiği nimetlere insan ne kadar şükretse azdır.

“Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu

sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür.”

İbrahim/34.

İnsan Allah ile ilişkisinde dua önemli bir yere sahiptir. Kul dua etmek için herhangi bir aracıya ihtiyacı yoktur. Allah doğrudan doğruya kulun dualarını işitir ve cevap verir. Kur’an-ı Kerim’de “Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” Bakara/186.

Ayrıca kişi Kur’an-ı Kerim okuyarak ve ibadet ederek de Allah ile iletişim kurabilir.

KISSADAN HİSSE

SEN BİR KIZINI VERMEZSİN DE…

 

Kufe’de bir adam üçüncü Halife Hz. Osman (R.A.) için “Yahudiymiş” diye tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkansız olduğunu söylüyor ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam’a da duyuruldu. “Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı, sununla bir de siz görüşseniz” dendi. “Hay hay” dedi İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi:

– Biz Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.

– Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir miyim?

– Kızını istediğimiz kimse son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine cömert, Kur’an’ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor… (Bunların hepsi Hz. Osman’ın nitelikleri)

Adam sözünü kesti:

– Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli meziyettir.

– Ama bu damat adayının bir kusuru var, kendisi Yahudi.

-Adam parladı:

– Nasıl olur, benim kızımı bir Yahudiye istersiniz?

İmam-ı Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti:

– Sen bir kızını yahudiye vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudiye nasıl verir? deyince adamın artık bir inat ve itiraza mecali kalmadı, bilinen gerçeği kabul etti.

(Hz. Osman peygamberimizin damadıydı, önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla evlenmişti. Bunun için Hz. Osman (R.A)’a “Zi’nNureyn’’ (İki nur sahibi) denmiştir.)

EDEBİYAT SAYFASI

ANLA BİL

Bitmeyecek sandığın o saltanat nerde,

Zaman içinde oda yıkılır anla bil.

Mevt olmayan yeri söyle, şimdi nerede.

Ecelden kaçış olmaz ölümü anla bil,

Yıkılır zamanla kıldığın tahtlar mutlak,

Virane olurda bakıp güldüğün eflak.

Devranı devrana bağlayınca ol mutlak,

Hesabı verecek zaman gelir anla bil.

Kazanır düşmanın ettikçe dilin figan,

Kaderde vardır bir olursun yardan nigan.

Açılır kalbinde yara, olursun giryan,

Bozulur bir oyun,sen bunları anla bil.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-12

Bir ayet

Amenerresulü ayeti

Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim.

285-Amenerrasulü bima ünzile ileyhi min rabbihi vel mü’minun, küllün amene billahi vemelaiketihi ve kütübihi ve rusülih, la nüferriku beyne ehadin min rusülih, ve kalu semi’na ve ata’na gufraneke rabbena ve ileykelmesir.

286-La yükellifullahü nefsenilla vüs’aha, leha ma kesebet ve aleyha mektesebet, rabbena latüahızna innesiyna ev ahta’na, rabbena vela tahmil aleyna ısran kema hameltehü alelleziyne min gablina, rabbena vela tühammilna, mala takatelena bih, va’fü anna, vağfirlena, verhemna, ente mevlana fensurna alel kavmil kafirin.

Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle.

285- Peygamber, Rabb’inden ne indirildi ise ona îman getirdi, mü’minler de, her biri “Allah’a ve meleklerine ve kitaplarına ve peygamberlerine, peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırmayız diye” iman getirdiler ve şöyle dediler: duyduk ve itaat ettik, gufranını dileriz ya Rabbena! sanadır gidiş.

286- Allah kimseye kaldıracağından fazlasını yüklemez, herkesin kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir, ya Rabbena! eğer unuttuk veya kasdımız bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme, ya Rabbena! hem de bize gücümüzün yetmeyeceği yükü yükletme, ve bizden günahlarımız afv buyur ve bizlere mağfiretini ve rahmetini esirgeme, sensin mevlamız, bizi muzaffer eyle artık seni tanımayanlara karşı, kahrolsun kafirler.

Tefsiri

285-256. Surenin başında Allah’ın iyi kullarının gayb alemine, doğru yolu göstermek üzere gönderilmiş Kur’an’a ve ondan önce gelen kitaplara iman ettik-leri, namazı kılıp zekatı verdikleri, Allah’ın verdiklerinden O’nun rızası için har-camalar yaptıkları, bu iman ve güzel ameller sayesinde Allah rızasına uygun bir hayat sürüp iki cihan saadetine naİl oldukları zikredilmişti. Arkadan geniş açıklamaya geçil¬miş, daha önce gelen kitaplar, peygamberler, ümmetler, Allah’ın onlara bahşettiği çeşitli nimetler, nankörlükler, isyanlar anlatılmış, bunlardan ibret alınarak İslam’ın getirdiği hidayetten sapılmaması pekiştirilerek istenmişti. Bu sure, hicretin ilk yıl¬larında geldiğinde muhatapları büyük ölçüde Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşıyorlardı. O’nun rızası için her şeylerini geride bırakarak Medine’ye hicret et¬miş muhacirlerle onlara her şeyleriyle kucak açmış ensar vardı. Allah surenin sonunu getirirken bu kullarına bir mükafat olmak üzere onlar hakkındaki hükmünü, onların kendi nezdindeki yer ve değerlerini bildirmek İstemiş, böylece ilk müslümanların yolunu izleyecek olanlara da bir dini hayat dersi, kul ile rabbi arasındaki ilişkiyi kurmanın yolu hakkında bir anahtar vermiştir: Resul ve çev¬resindeki müminlerin imanlarının ve itaatlerinin Allah tarafından tasdik edilmesi eşsiz bir iltifat, emsalsiz bir saadet vesilesidir. Bu tasdiki takip eden niyaz talimi ise kulluk yolundaki iniş çıkışları göstermekte, iyi niyetli kulların istemeden mey¬dana gelen kusurlarını yüce mevlanın bağışlayacağına işaret etmekte, Hz. Pey¬gamber’in ümmetine gelen en son ve kamil dinin başta gelen özelliklerinden biri olan “kolaylık” temel kuralını dile getirmekte; esasen kulluğun güç olmadığını, çünkü Allah’ın kullarına güçlerini aşan yükümlülükler buyurmadığını açıkça or¬taya koymaktadır. Surenin başıyla sonu adeta bir levhanın iki parçası gibi birbirini tamamlamaktadır. Nitekim ümmetin geleneğinde de hem özellikle okunarak hem de levhalaştırılıp itina ile duvarlara asılarak bu özellik hayata geçirilmiştir.

Allah’ın, kullarını güçlerini aşan fiillerle ve davranışlarla yükümlü kıl-mayacağını ifade eden bu ayet, İslam düşüncesinde ortaya çıkmış bulunan önem¬li bir tartışmanın çözümüne ışık tutmaktadır. “Allah’ın kullarına, güçlerini aşan bir görevi yüklemesi (teklif-i mala yutak) caiz midir” sorusu etrafında gelişen bu tar¬tışmada, Allah’ın kudret ve iradesini sınırlar korkusuyla “caizdir” diyenlere karşı, O’nun hikmetine, adaletine, imtihan iradesine, dinî, ahlaki, hukuki değerlerin, mükafat ve cezaların geçerli bir temele oturması gereğine ağırlık verenlerin savun¬duğu “Caiz değildir, hakim olan Allah böyle bir yükümlülük getirmez” diyenleri bu âyet teyit etmektedir.

İnsanların kader ve fiillerinde kendi rollerinin de bulunduğunu ifade eden “Lehinde olan da kişinin kesbidir, aleyhinde olan da” cümlesi, “kaza, kader, irade, kudret, kesb” konularında asırlar boyu süren ve mezheplerin (ekol) oluşmasına temel teşkil eden bir tartışma konusuna açıklık getirmektedir, “İnsanların ortaya koydukları fiillerde ve davranışlarda kendilerine mahsus irade ve kudretleri yok¬tur” diyen Cebriyye ekolü; “Bu fiiller ve davranışlar, bağımsız olarak insanın irade ve kudretinin eseridir, fiilini yoktan var eden (icad) kuldur” diyen Mu’tezile mez¬hebi; “Kulun fiili meydana gelirken Allah’ın irade ve kudreti yanında -etkisi bulunmaksızın- kulunki de vardır” diyen İmam Eş’ari, bütün bu ekollerin karşısın¬da yer alan Matüridi mezhebi, diğer deliller yanında bu ayetten ışık ve güç almak¬tadır. Bu son mezhebe göre Allah (C.C.) kullarına irade ve kudret (güç) vermiştir. Bu irade ve kudret yaratılmıştır, hem hayır hem de şer için işler ve bu mânada “küllî” niteliklidir. Küllî İrade ve kudretin, hayır ve serden birine sarfedilmesi ise cüz’î niteliklidir; yani cüz’î kudret, cüz’î iradedir. Buna kesinleşmiş ve fiile yönel¬miş azim “azm-i musammem” ve “kesb” de denir. Kesb fiilin asimi (yok iken var olmasını, yaratılmasını) değil, vasfını (hayır veya şer olmasını) etkiler. İşte beşeri sorumluluk da bu kesbe dayanır.Açıkladığımız ayette kulun fiiline etkisini açıkça ifade eden kelime, Türkçesi “elde etmek, kazanmak, hak etmek” demek olan “kesv”dir. Eskiden sıkça tekrarlanan “Kul kasibdir, Allah da haliktır” veya “Kul kesbeder, Allah da halkeder” cümlesi bu gerçeğin vecizeleşmiş şeklidir.

Yukarıda meali zikredilen bir hadis, Muhammed ümmetinin unutma ve yanılma sebebiyle meydana gelen kusurlarının Allah tarafından bağışlandığı müj-desini veriyor ve burada geçen duanın kabul edildiğini belgeliyor.

Hıristiyanlık için de ameli geçerliliği bulunan eski Ahid’de yeme, içme, temizlenme gibi konularda oldukça zor dini kurallar, yasaklama ve sınırlamalar vardır. Kur’an-ı Kerim’de bu ayetten başka yerlerde de aynı tarihi gerçek dile getirilmiştir. İslam’ın ümmete getirdiği yükümlülükler ise fıtrata uy¬gundur, İnsanların zorlanmadan hatta kolayca yapabilecekleri görevlerdir. Şahsî ve özel durumlar sebebiyle zorluk baş gösterdiği takdirde de ruhsatlar vardır.

Aslında temel nitelikleri sıralanmış bulunan bu dine bütün insanlığın akın akın girmesi gerekirdi. Mümin aklı böyle düşünür, mümin gönlü böyle ister ve beklerdi. Fakat Allah’ın imtihan için kullarına verdiği akıl, irade, nefis, yine bu maksatla İnsanlara musallat olan şeytan milyarlarca insan için doğru yolun ve hak dinin engelleri olmuş, müminin beklentisinin aksine insanların hakkıyla şükreden-leri, küfür ve nankörlük içinde olanlardan az bulunmuştur. Bu çokluk karşısında müminler, kendi güç ve gayretleri yanında ve ondan daha çok yüce Allah’ın yar-dımına sığınmak durumundadırlar:

“Sen bizim mevlâmızsın, inkarcılara karşı bize yardım et!”

Surenin bu son iki ayetinin fazileti hakkında birçok sahih hadis rivayet edil-miştir. “Bakara suresinin sonunda iki ayet vardır ki bir gecede okuyana onlar yeter” mealindeki hadis bunlardandır.

Bir hadis

“Biriniz yemeğe davet: edilince, oruçlu ise: “Ben oruçluyum” desin.”

“Kim bir kavme misafir olursa, onlar müsaade etmedikçe (nafile) oruç tutmasın.”

“Oruçlunun yanında oruçsuzlar yemek yiyecek olursa, melekler oruçluya rahmet okurlar.”

“Kim, üzerinde Ramazan ayının orucu olduğu halde ölecek olursa, (ölünün velisi) her bir gün yerine, bir fakire yiyecek versin.” Ebu davud hadisleri.

Dinimizde Helal Ve Haram

Helal

Helal meşru manasına gelen bir Arapça kelimedir. Allah (c.c.) Kuran-ı Keriminde Müslümanlara ve bütün insanlara helâl olan şeyleri yemelerini emrediyor. Bu mesajı bildiren pekçok ayetin arasında yer alan birkaç ayet meali şöyledir:

“Ey İnsanlar ! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.” Bakara/168.

“Ey İman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yiyin, eğer siz gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükrediniz” Bakara/172.

“Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun.” Maide /88.

Aşağıdaki gıda maddeleri kesin Helaldir:

1- İnek,koyun deve ve keçi sütü

2- Bal

3- Balık

4- Sarhoşluk vermeyen bitkiler

5- Taze veya tabii olarak dondurulmuş meyveler

6- Yer fıstığı, antep fıstığı, fındık, ceviz gibi kabuklu ve reçineli meyveler

7- Buğday, arpa, pirinç, çavdar, yulaf gibi taneli gıdalar.

Sığır, deve, koyun, keçi, geyik, tavuk, ördek gibi hayvanların ve av kuşlarının etleri de Helâldir. Ancak İslâmi usule göre kesilmiş olmaları şarttır.

İslami usulle kesme şekli

Öncelikle hayvanı kesecek olan insan Müslüman olmalıdır. (Ehl-i Kitab da olabilir). Hayvan yere yatırılmalıdır. Gırtlağı üç ana kan damarının kesilebilmesi için keskin bir bıçakla yarılmalıdır. Hayvanın gırtlağının acı vermeden kesimi esnasında, kesen şahıs Allah’ın adını zikretmeli veya “Bismillah Allah-u Ekber” gibi duayı tekrar etmelidir.

Haram

Haram; gayri meşru, meşru olmayan manasına gelen bir Arapça kelimedir. Kuran-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.v.) in sünnetinin ışığında fakihlerin Haram olduklarında ittifak ettikleri maddeler aşağıda çıkarılmıştır:

1- Domuz

2- Kan

3- Et yiyen hayvanlar

4- Ölmüş hayvanın parçaları

5- İslami usulle kesilmemiş, eti helâl hayvanlar

6- Sürüngen ve böcekler

7- Şarap, Etil alkol ve İspirto

Yukarıda zikredilmiş maddeler Haramdır ve bütün müslümanlar tarafından kaçınılmalıdır.

“Ey İnsanlar! Yeryüzünde temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o, sizin için apaçık bir düşmandır.” Bakara/168.

Ayetin içeriğine dikkat edilirse Cenab-ı Hak bu husuta sadece Müslümanlara değil, bütün insanlara hitab etmektedir. Ayrıca Maide suresi üçüncü ayetinde de Allah (C.C.), iman edenlere şöyle buyurmaktadır:

“Leş, kan, domuz eti, Allah (C.C.)’dan başkası adına kesilenler, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından yenmiş olanlar (canları çıkmadan önce kesmemişseniz) ve dikili taşlar üzerinde boğazlananlar haram’dır.”

Helal ve haram hususunda İslam’ın temel ölçüleri ise şöyledir:

1- Helal eşyanın aslındadır.

2- Helal ve haram kılma hakkı yalnız Allah (C.C.) ındır.

3- Helal’i haramlaştırmak, Allah (C.C.)‘a ortak koşmanın eşidir.

4- Haram emri, bir şeyin çirkin ve zararlı oluşuna göredir.

5- Helal’de, haram’dan kaçınmak için her şey vardır.

6- Harama götüren herşey haramdır.

7- Haramı helalleştirmek için hile yapmak haramdır.

8- Sadece iyi niyet haramı helal yapmaz.

9- Şüpheli olan herşeyden kaçınmak esasdır.

10- Haram herkes için haramdır.

11- Zaruretler mahzurları mübah kılar.

KISSADAN HİSSE

Dünya fani…

Yoldan geçen birisi, evinin bahçesinde tuhaf hareketler yapan biradama sorar:

– Niye öyle tepinip duruyorsun?

– Keçe tepiyorum. Sıkıştırıp pazarda satacağım. Ne yapalım, fani dünya işte, üç-beş kuruş kazanıyoruz.

– Başındaki çıngırak ne?

– Çevredeki bahçelerin ekin ve meyvelerine kuşların gelmemesi içinses çıkarıyorum. Sahipleri de bana bir miktar ücret ödüyor. Ne yapalım, fani dünya işte, üç-beş kuruş kazanıyoruz.

– Peki, sırtındaki yük nedir?

– Bu yayıktır. Döndükce yayık çalkalanıyor ve yoğurttan yağ çıkarıyorum. Sonra da götürüp pazarda satacağım. Ne yapalım, fani dünya işte, üç-beş kuruş kazanıyoruz.

– O elinde döndürdüğün nedir?

– Bu bir kirmendir. Komşuların yünlerini eğiriyorum. Onlar da ücretini ödüyor. Ne yapalım, fani dünya işte, üç-beş kuruş kazanıyoruz.

– Ağzınla ne mırıldanıyorsun?

– Hatm-i tahlil okuyorum, isteyenlere hediye ediyorum. Onlar da bana çeşitli hediyeler veriyorlar. Ne yapalım, fani dünya işte, üç-beş kuruş kazanıyoruz.

– Niye öyle sağa sola bakıyorsun?

– Komşu çocuklarını takip ediyorum. Onları tehlikelerden korumak için bakıcılık yapıyorum. Komşular da bana ufak-tefek hediyeler veriyorlar. Ne yapalım, fani dünya işte, üç-beş kuruş kazanıyoruz!..

– Peki, dünya fani olmasaydı daha neler yapardın?

– Ona göre tedbir alırdım!..

EDEBİYAT SAYFASI

SEVDİM SENİ NE ÇARE

Ruhumdan kopup gitme sevdim seni ne çare,

Yazılmışsa  silemem sevdim seni ne çare.

Dönemem zamanlardan şimdi nerdesin bilmem,

Can gibi canan gibi sevdim seni ne çare.

Bend-i şelale gibi ezmanımda hezar ah,

Giryandır gözüm yaşı dökülür lebden bin ah.

Alilim biçare, nerde derman gülkarım ah,

Devasız dert içinde sevdim seni ne çare.

Devreyler felek kardığım sözde beni herdem,

Zülf-i çeşminde açtı güller lebinde serdem.

Çeşm-i nazında siyeh karındadır ol didem,

Ruy-i zemin tahtında  sevdim seni ne çare.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-13

Bir ayet

Maun suresi

Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim.

1- Era eytellezi yükezzibü biddin.

2- Fezalikellezi, yedu’ulyetim.

3- Vela yehüddü ala taamilmiskin.

4- Feveylün lilmüsallin.

5- Ellezine hüm an salatihim sahun.

6- Ellezine hüm yüraun.

7- Ve yemne’unelmaun.

Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle.

1- Gördün mü o dine yalan diyeni?

2- İşte yetimi itip kakan odur!

3- Yoksulu doyurmaya teşvik etmez.

4- Fakat veyl o namaz kılanlara ki,

5- Namazlarında yanılmaktadırlar.

6- Onlar ki, gösteriş yaparlar.

7- Ve yardım etmekten sakınır (zekatı vermezler).

Maun suresi tefsiri

Maun suresinin tefsiri, içeriğinde bulunan yedi ayetin açıklanmasıyla yapılmaktadır. Sure “Din” ve “Maun” suresi olarak adlandırılmaktadır. 17. sure olarak Mekke’de indirildiği söylense de, bazıları surenin yarısının Medine’de indirildiği görüşünü benimsemişlerdir. Bunun nedeni surede gösteriş amaçlı namaz kılanların durumu anlatıldığı için Medine’de, hesabı, ahireti ve cezayı yalanlayanların ise Mekke’de yaygın olmasından dolayı Mekke’de indirildiğidir. Sure 7 ayetten, 25 kelimeden ve 115 harften oluşmaktadır. Surenin içeriği ahiret, hesap, ceza ve mükafat, ahirete inanmayanların sadece kendi çıkarlarını düşündüklerini, yetimi korumadıklarını, namazı gösteriş amaçlı kılanların ahirette azapla karşılaşacağını anlatmaktadır.

Maun suresinin tefsiri

Surede geçen,”dini yalanyanı hiç gördün mü”? derken, kendine verilen nimetleri kendi kazanmış zanneden, yaşamında her şeyi tesadüf zanneden, ölümden sonra ahirete ve hesaba inanmayan kişileri gördün mü, anlamındadır. Bunlar yetimi hor görmekte, yoksulla bir arada olmak istememektedir.  Bu kişilerin yaptığı her şey gösteriş amaçlıdır. Bunlar namazı da gösteriş için kılmakta, namazın anlamını ve neden kılındığını bile bilmemektedir. Yapılacak yardımları bile engeller, hayır yapılmasını istemezler. Bu davranışlar içinde olanlar dini inkar etmiş olan, ahiretin anlamını bilmeyen, kabul etmeyen kişilerdir. Din iki temel üzerine kurulmuştur. İlki Allah’ın birliğine inanmak, ikincisi ölümden sonra dirilmeye, hesap gününe yani ahirete inanmaktır. Müşriklerinde kendine göre dini vardı. Fakat burada anlatılan İslam dinidir. Allah’a inanmayan batıl düşünceler din olarak kabul edilemez.

İşte o kişi veya kişiler, yetimi hor görür, derken, yetim ve öksüzleri dinini inkar etmiş ve ahirete inancı olmayan kişiler hor görür, itip kakar. Fakirlere eziyet edip, hakaret eden, zayıfları dikkate almayanlar imanı olmayan, ahiret ve din inancı  olmayan kişilerdir. İmanı olan müminler fakirleri korur, yetimlere her türlü yardımı yapar.

Bunlar yoksulu doyurmayı teşvik etmezler, derken, yoksulları ve fakirleri doyurmanın imandan ötürü olduğunu anlatmaktadır. Bu ayet yoksulları doyurmak gerektiğini ve yoksulları doyurmayı, onlara yardımcı olmayı imanın bir gereği olarak ifade etmiştir. Ayette insanların en önemli ihtiyaçlarından olan doyurmak ele alınarak, bunun yanında diğer ihtiyaçlarında giderilmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir. Yani yoksulların doyurulması, barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, giyeceklerinin temin edilmesi teşvik edilmiştir. Kişiler bunu yaparken dünya hayatından menfaat gözetmemeli, bunu Allah rızası ve ahirette sevab ve ödül kazanmak için yapmalıdır. Bu da sadece dine iman edilmekle sağlanabilir.

O namazı kılanlara yazıklar olsun ki, namaz hakkında hata ve gaflet içindedirler, ayetlerinin, Yüce Rabbimiz kafirler ile münafıkların benzerliklerini anlatmıştır. Suredeki ilk üç ayette münafıkların ve kafirlerin insanlara karşı davranışları konu edilmiş, diğer ayetlerde ise bu kişilerin Allah’a karşı davranışları anlatılmıştır. Surenin son ayeti diğer ayetlerin ortak yönünü yardımı önlemelerini anlatmaktadır. Surede denmiştir ki, gaflet, gösteriş ve riyayla kılınan namaz, insanları kötülükten koruyamaz. Burada anlatılan namazda ki hata, yanılgı, namazı önemsemeyip vakti dışında kılmak, toplumla birlikteyken özenle kıldığı namazı yalnızken terk etmek, namaz kılmaya isteksiz olmak, uyku gibi sebeplerle namazı terk etmek, namazlara gereken önemi vermemektir.

Bir hadis

“Size Ramazan ayı geldi. O bereket ayıdır. O ayda tam hayır vardır ve Allah sizi yıkayıp tertemiz eder. Rahmetini inzal eder, hataları siler, duaları kabul eder. Sizin rağbetinize bakar ve sizinle meleklerine iftihar eder. Onun için Allah’a kendi tarafınızdan hayır ödeyin (çok hayır yaparak Ramazanın hakkını verin). Zira saki, o ayda Allah’ın Rahmetinden mahrum kalan kimsedir.”

“Size Ramazan ayı geldi. O mübarek bir aydir. Allah size Ramazan ayı orucunu farz kıldı. O ayda gök (rahmet) kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve azılı seytanlar bağlanir. O ayda bir gece vardir ki bin aydan daha hayırlıdır. Kim o gecenin hayrından mahrum kalmıssa, o kimse hakikaten (bütün hayırlardan) mahrum kalmıştır.”

Ravi: Hz. Ubade (R.A.), Hz. Ebu Hureyre (R.A.).

RUHUN MAHİYETİ

Ruh kelimesi değişik ilimlerde farklı anlamlar ifade eder ve bu kavram her ilimde kendi özel ıstılah anlamını taşır. Kur’an literatüründe de onun hakkında özel bir mana göz önünde bulundurulmuş ve değişik tabirler ile kullanılmıştır.Ruhun içeriğini ve özelliğini bilmek ve anlamak imkansızdır. Konu hakkında Allah (C.C.):

“Ruh hakkında soranlara de ki: Ruh Rabbimin işlerindendir, size az bilgi verildi.” İsra/85.

Bu ayette ruhun hangi manasının sorulduğu konusunda birkaç ihtimal mevcuttur. Hayvani ruh, insani ruh (düşünen ruh), “Ruhu’l-Kudüs” ve “Cebrail” ve “melekler”den daha üstün bir yaratık anlamıyla ruh bu ihtimallerden sayılır. Ama kastedilenin tıp ilminde kendisinden söz edilen hayvani ruh olamayacağı kesindir; çünkü bu ruh ilmin ulaşıp tanıyamayacağı bir olgu değildir. Aynı şekilde bu ruhun Cebrail de olduğu söylenemez; çünkü bazı ayetlerde ruh meleklerin kenarında ve onlardan farklı bir hakikat olarak zikredilmiştir. Bu ayet esasınca ruh hakkında sadece şunlar söylenebilir: Ruh soyut ve Allah’ın emri türünden bir hakikattir. Allah’a mensup olan bir hakikat zaman, mekân ve diğer maddî özelliklerin ötesinde olur. Bu rububi olguyu ve mertebelerini idrak etmek keşif ilimlerinin kategorisine girer ve Hz. Peygamber (A.S.M.)’ın bu ilimlerden yoksun olduğu düşünülmemelidir. Ama insanların çoğu böyle bir anlayışdan yoksun olduğu için, bu konuda söz söylemek akılların şaşkınlığına neden olmaktadır.

Aklın erdiği bilgileri anlayan, his organlarından beyne gelen duyguları alan, bedendeki bütün kuvvetleri, hareketleri idare eden, kullanan ruhtur. Ruh, göz vasıtasıyla renkleri, kulakla sesleri kavrar, sinirleri çalıştırır. Adaleleri hareket ettirir, böylece bedene iş yaptırır. Böyle işlere ihtiyarî yani istekli işler denir. Aklı kullanmak, düşünmek ve gülmek gibi şeyleri yapan ruhtur. Ruh, parçalanmadığı ve parçalardan meydana gelmediği için, hiç değişmez, bozulmaz, yok olmaz. Ruh, bir sanatkara benzer. Beden, sanatkarın elindeki sanat aletleri gibidir. İnsanın ölmesi, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bu da, sanatkârın sanat aletlerinin yok olmasına benzer.

İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki: Cesetten ayrılan ruh, ya azaba, ya nimete kavuşur. İyilerinki yükselir, kötülerinki yedi kat yerin dibine iner. Bedenden ayrılan ruh, aletsiz, vasıtasız olarak her şeyi bilir. Bunun için, çeşitli nimet veya azapla karşılaşır. Ruh bedendeyken, bir uzuv, mesela insanın bir ayağı felç olsa, ruh bu ayağa tesir edemez. Ölüm ise, bütün uzuvların felç olmasına benzer; ancak ruh, bedenden ayrılınca, yine bilir, görür, anlar, sevinir, üzülür, bu halleri yok olmaz.

İnsan, değil ruhun, en basit bir bitki hayatının dahi durumunu,içeriğini ve sırlarını bilememektedir. Eşyanın özelliklerini ve sırlarını ancak Allah (C.C) bilir. Çünkü bütün yaratılmışların ustası ve yaratıcısı O’dur. Üstad Bediüzzaman, “Akıl, ubudiyyet vazifesini ifa içindir, esrar-ı Rububiyet’i idrak için değildir,” ifadesiyle, insanın Rububiyyet’in sırlarını çözmek için vazifeli olmadığını ve ona gücü yetmeyeceğini bihakkın ortaya koymuştur.

Mesela: Elektriğin varlığını aklımızla anladığımız halde, duygularımızla göremez, özelliğini ve içeriğini tam anlamıyla bilemeyiz. Bununla beraber, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, eni ve boyu, ağırlığı ve hafifliği, katılığı ve sıvılığı bulunmayan, rengi, tadı, kokusu olmayan bu hakikatin varlığından da şüphe etmeyiz. Zira o hakikat, eserleri ve hareketleriyle, meyve ve neticeleriyle ortadadır. Biliyoruz ki, bilgisayarda hesap yapan, radyoda konuşmayı, televizyonda görüntüyü, CD,Disk gibi kayıt cihazları ve avizede aydınlatmayı te’min eden hep elektriktir. Yukarıda sözü edilen eşyaları yürüten, sevkeden, yönlendiren, çekip çeviren hep odur.

Ama,bütün bu harika kabiliyetlere sahip olan elektrik eğer şuurlu olsa, kendi mahiyetini idrak edemez. Görme özelliği olsa, ancak çalıştırdığı makinanın aletlerini görebilir. Ruh da, kendi içeriğini ve özelliğini bilememekle birlikte, ruhu taşıyan ve onu sevk eden ceset fabrikasında birçok işi bir arada, beraber ve yanlışsız yapmaktadır.

Sonuç olarak ruh için şunu söyleyebiliriz: İnsanın bilinen ve bilinmeyen duygularıyla görüp hissedemediği ve içeriğini ve manasını idrak edemediği hakikatlar vardır. Ruh da bunlardan biridir.

KISSADAN HİSSE

SEVGİ BAHÇESİ

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: …”Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?”diye.

Ermiş kişi

“Bakın göstereyim” demiş ermiş.

Önce sevgiyi dilden gönlüne indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.

Ermiş, Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz, diye bir de şart koymuş. “Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine “Şimdi…” demiş ermiş.

Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.  Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını.

Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan. “İşte sevgi budur”,demiş ermiş.

Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz.

Şunu da unutmayın:

“Hayat pazarında ALAN değil, VEREN kazançlıdır her zaman …”

EDEBİYAT SAYFASI

PİR-İ AŞK

Alsanda hezar tedbir,takdir hüdanındır bil.

Yüzme benlik içinde,günah isyanındır bil.

Dökme cihana nemi,giryan hüdanındır bil.

Dili yakma odlarda,aşklar hüdanındır bil.

Sevda deyip yürüme,tuhfe bulanındır bil.

Yürüme diken içre,vehm-ü gümanındır bil.

Kayboldu gitti zaman,erbab-ı sefanındır bil.

Ararken canı bulduk,canlar hüdanındır bil.

Arama günde tedbir,herşey rahmanındır bil.

Aşıkda keder bitmez,sefa gümanındır bil.

Yakma yarı narlarda,giryan çilenindir bil.

Salma cihanı elden,dizeler yazanındır bil.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-13

Bir ayet

Kafirun suresi

Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim.

1- Kul ya eyyühel kafirun.

2- Lâ  a’büdü ma ta’büdûn

3- Ve la entüm abidune ma a’büd

4- Ve la ene abidün ma abedtüm

5- Ve la entüm abidûne ma a’büd

6- Leküm dinüküm veliye din

Meali

Rahman ve  Rahim olan Allah’ın ismiyle.

1- De ki: Ey kafirler.

2- Tapmam o taptıklarınıza!

3- Siz de benim kulluk ettiğime tapanlardan değilsiniz.

4- Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza.

5- Hem de siz, benim kulluk ettiğime tapıcılardan değilsiniz.

6- Size dininiz, bana dinim (sizin dininiz size, benim dinim bana)!

Kafirun Suresi Tefsiri

Kafirun Suresi Mekke’de nazil olmuştur ve altı ayetten oluşmaktadır. Kafirlere bir ihtihar içerdiği için Kafirun adını almıştır.

1- Ey Allah’ın birliğini insanlara tebliğ ile görevli yüce Peygamber! O küfürlerinde ısrar edip duran müşrüklere deki: “Ey kafirler! Ey hakiki dinden mahrum olan inkarcılar!”

2- Ben gelecekte sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet etmem. Allah’ın birliğini terk ederek sizin şirkinize ortak olmam ve katılmam. Çünkü sizin taptığınız şeyler, ilahlık sıfatına dahil değiller. Onlar ibadete asla layık olmazlar.

3- Ey kafirler! Siz de benim ibadet ettiğime ibadet ediciler değilsiniz. Siz, batıl ilahlar edinmişsiniz. Yüce olan Allah’a ibadet edecek imana sahip değilsiniz.

4- Ve ben gelecekte ibadet etmeyeceğim gibi, halihazırda (şu anda da) sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.

5- Ey küfründe ısrar edenler! Siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Siz hiçbir vakit Allah’ın birliğini kabul ederek İslam’a girme şerefine nail olamayacaksınız.

6- Artık ey müşrikler! Sizin dininiz sizin içindir. (cezası size aittir) Benim dinim de benim içindir.(Mükafatı bana aittir.)

Bazı alimlere göre bu ayetteki din kelimesinden maksat, ‘’Ceza’’dır. Ceza kelimesi dinimizde hem ‘’ceza’’ hem de ‘’mükafat’’ anlamına gelir. Bu durumda bu ayet şu manaya gelmiş olur: ‘’Ey inkarcılar! inkarınızdan dolayı sizin cezanız size aittir. Artık siz, küfür ile ahirete giderek ebedi şekilde azap göreceksiniz. Müslümanların mükafatı ise kendilerine aittir. Onlar da ahirette ebedi mükafata nail olacaklar.”

Kafirun Suresi’nin iniş sebebi: Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden bir cemaat (Velid İbn-i Mugire, As İbn-i Vail, Esvet İbn-i Abdülmuttalib, Ümeyye İbn-i Halef) Peygamber Efendi’mizin yanına geldiler ve  “Ya Muhammed sen gel, bizim dinimize tabi ol, bizde senin dinine tabi olalım. Seni kendi işlerimize ( Mekke’nin idaresine) ortak yapalım. Bir sene sen bizim putlarımıza ibadet et, bir sene de biz senin Allah’ına ibadet edelim. Eğer senin getirdiğin hayır ise biz senin hayrından istifade etmiş oluruz. Eğer bizimle olan (putlar) hayırlı ise bizim hayrımızdan istifade etmiş olursun.’’ dediler.

Hz.Peygamber (A.S.M.): “Allah korusun. Ben Allah’a başka ortak edinir miyim? Allah’dan başka yaratıcı, ibadete layık bir şey yoktur.’’ diyerek o müşrikler topluluğunu ve onların teklifini ebediyyen terk ve reddetti. İşte bu olay üzerine bu süre nazil oldu. Hz.Peygamber (A.S.M.), Kabe’ye gidip Kafirun Suresi’ni insanlara karşı okuyunca o müşrikler tekliflerinden tamamen ümitlerini kesmiş oldular.

Bir hadis

Hz.Peygamber (A.S.M.):

“Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.”

“Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren amirler de affolur, Cehennemden azat olur.” Ramazan-ı şerif ayında, ResulÜllah (A.S.M.), esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur.”Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer.”  Buyurmuştur.Taberani.

KADIN VE HİCAP

(UTANMA,ÖRTÜNME DUYGUSU)

Allah’ın cemal sıfatının dünyadaki yansımasının en güzel örneği kadındır. Kadın yaratılanlar içinde güzelliğin sembolüdür hep. Sadece şehvete hitap eden bir güzellikten ziyade, şefkat ve merhamet yönüdür onu ayrıca güzel kılan.

Kadına bu güzelliği veren Allah (C.C.), bu nimeti onun yaratılış amacı olan kulluğa gitmesine bir sebeb yapmıştır. Allah toplumda merhametle yapılabilen işleri kadına yüklemiştir. Mesela: Anne olmak. Her zaman anne ve merhamet kelimeleri birbirini çağrıştırmıştır. Çünkü anne olmak merhametli, fedakar olmak birbirini tamamlayan iki önemli etkendir. Kadın anne olduğu zaman merhametinin doruğuna çıkar.

Erkeği elinde silah cihat meydanına gönderen Allah(C.C), kadına evini cihat meydanı olarak göstermiştir. Kadının evi onun savaş meydanıdır.Çünkü yaratılışı gereği,rabbine merhametiyle hizmet edecektir.Çünkü Allah’ın güzel sıfatları onu erkekten farklı kılan en önemli özelliğidir.

Allah (C.C.),kadına bu güzel sıfatları verirken onu koruması gerektiğini öğretmiştir. Şübhesiz Allah (C.C.),kuluna bir nimeti verirken onu fesat değil, rahmet vesilesi olması için verir.İşte burada önümüze hicap günümüz tabiriyle başörtüsü meselesi çıkıyor. Allah(C.C.) niye kadına bir güzellik verip sonra saklamasını istesin ki…Nimetler ,külfet olmasın diye elbet.Kadın bu nimeti toplumun fesat kaynağı olmak için değil,eşinin onda huzur bulması için kullanmasını istemektedir.Bunun içindir ki örtüyü evin dışına çıkılırken başa takılan bir bez parçası değil,helal ve haram dairesinde kalın bir çizgi olarak algılamak lazım… Bu kalın çizgiyi de mahrem ve namahrem sınırıyla Allah (C.C) bize öğretmiştir.Yani örtüde sınır ev veya dışarısı değil mahremiyet esastır. Kadın sadece eşine karşı kullanacağı güzellik sıfatını yuvasını sağlamlaştırmak,güzelleştirmek içinde kullanacaktır. Böylece sağlam ailelerde sağlam bireyler yetişecek.Tüm peygamberleri, imamları, sadıkları, salihleri yetiştirenden de bu anneler değil miydi?her zaman. Böylece kadın yaratılış amacına uygun olarak toplumun rahmet kaynağı olacak,fesat ve zulüm kaynağı değil. Konuya buradan baktığımızda hicab kavramını şöyle sıralayabiliriz.

Hicap; Rabbinin emriyle kadının giydiği özel bir örtüdür.

Hicap; kadının kulluk bilinci içerisinde nerde ne giyeceğini Allah’ın belirlemesidir.

Hicap; kadının günahlara karşı örtüsü,Rabbine karşı süsüdür.

Hicap; toplumun bozulmasından ve karışmasından korunma sebebidir.

Hicap; teslimiyetin sembolüdür Rabbine…

Hicap; bir akittir Peygamber’e, İmam’a …

Hicap; iffetin sembolüdür…

Hicap; kadının kendini sunma isteğini, Rabbine kurban etmesidir.

Ne mutlu başörtüyü hicap edinenlere….

KISSADAN HİSSE

MİSAFİR RIZKI İLE GELİR

Kıssadan hisse mi dersiniz, düşündüren, insanı eğiten yada dini hikaye mi dersiniz bilmem, ancak arkadaşlar bu hikaye gerçek ve çok güzel. Okumanızı Tavsiye ederim.

Misafirperver bir sahabi vardı. Hanımı ise her gün kocasının yanında birkaç misafirle gelmesine tahammül edemez ve kocasına:

-Sen her gün birkaç misafirle geliyorsun, gelen misafirler, çocuklarımızın rızıklarını yiyorlar, der.

Kocası, aldırış etmez eve gelirken her gün yanında birkaç misafir getirmekte devam eder. Kadın sahabi dayanamayıp, gider durumu Resulüllah (A.S.M.)’a:

-Ya resulüllah! Kocam her akşam eve birkaç misafir getiriyor, böylece de kocamın kazandıkları hep misafirlere gidiyor. Bir gün hastalanıverse, açlıktan ölmekten korkarım, der..

Hz.Peygamber (A.S.M.) kadının kocasını, huzuruna çağırtır, durumu birde ondan dinler. Sahabi:

-Ben misafirsiz edemem! Soframda misafir olması, bana neş’e ve bereket veriyor, der.

Bu sefer Hz.Peygamber (A.S.M.) kadına, bundan sonra fazla değil, bir misafire razı olup olmadığını sordu. Kadın buna da razı olmayarak:

-Ben çocuklarımın rızkını başkalarının yemesine rıza gösteremem, der.

Adam hiç olmazsa bir misafirde ısrar edince; kadın boşanmaktansa, bir misafire razı olur. Fakat o akşamüzeri beyinin, yine eve iki misafirle geldiğini gördü. Kadın sinirlenmişti, içi rahat değildi. Yemek hazırlamak için mutfağa girdi, üç kişilik yemek hazırlayıp tepsiyi kocasına verdi. Biraz sonra da, misafirlerden birinin çıkıp gittiğini gördü. Hazırlanan yemeklerden biri yenmemişti.

Kadın kocasına:

-Misafirin biri niçin yemek yemeden çıkıp gitti? Diye sorar.

Adam, ikinci misafirin farkında değildir:

-Sen hangi misafirden bahsediyorsun. Ben bir misafirle geldim, o da içerde işte, diye          cevap verdi.

Kadın çok iyi görmüştü. Misafirin birisi yemek yemeden çıkmıştı.

Bu münakaşanın içinden çıkamayacaklarını anlayan karı-koca, hemen Hz.Peygamber (A.S.M.)’a müracaat ettiler ve durumu anlattılar…

Onları dinleyen Hz.Peygamber (A.S.M.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Evet! Eve iki misafir gelmişti. Fakat bunlardan birisi hakiki insan değil, insan şekline giren rızıktı. Allah (C.C.) hanımını akıllandırmak için rızkı insan kılığına sokmuştu. Hanımın ise, yine misafirler için bir miktar rızkı gözden çıkarıp hazırladı, ama o rızık, eksilmedi.

Şunu iyi bilesiniz ki, her misafir kendi rızkı ile gelir. Ve kimse, kimsenin rızkını yiyemez, eksiltemez… Hatta misafir, bir evin bereketini artırır ve o evin rızkında artma olur.” Buyurdular. Tabiî ki kadın, bu hadiseden sonra itiraz edecek durumda değildi.

EDEBİYAT SAYFASI

DEVRETTİM

Bana kitabımı özümü verin,

Günleri ayları size devrettim.

Çilede kavruldum yandım öylece,

Deryayı çemleri size devrettim.

Mevlana yunuslar yaşayıp gittti,

Mecnunlar leylada yok olup bitti,

Hayatlar zifirde sonsuzda itti,

Malları mülkleri size devrettim.

Abdullah ciğeri yaktı köz etti,

İbrahim ağladı yağmuru tuttu.

Ebul kasım özü şimdide tüttü,

Sultanı gedayı size devrettim.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-14

Bir Ayet

Asr suresi

Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim.

1- Vel asr

2- İnnel insane le fi husr

3- İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr

Meali

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.

1- Asra yemin olsun ki,

2- İnsan mutlaka ziyandadır.

4- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

Asr Suresi Tefsiri

Asr suresi, üç ayetten oluşur ve bu surede geçen ayetler insanların kötü durumda olduklarını ve bu durumdan kimlerin kurtulabileceğini açıklamaktadır.

Allah insanların ömrünün sona erdiği zamanda yer alan güzel şeylere, Allah’ın hikmetini ve kudretini gösterecek olaylara yemin ederek, üzerinde dört adet özellik bulunanlar dışındakilerin zarar içerisinde olduklarını açıklamıştır. Bu dört özellik iyi ameller, iman, sabır ve hakka tavsiye etmektir. Bunlar dinin temeli olup, faziletin esaslarıdır. Bu yüzden İmam Şafii, ‘’Yüce Rabbim bu sure dışında başka sure indirmemiş olsaydı, bunun insanlara yeteceğini’’ söylemiştir

Yüce Rabbimiz “Vel asri İnnel insane lefiy husr” dediğinde, zaman üzerine yemin ederek, zaman içerisinde insanların zararda olduğunu, dünyayı ahirete tercih edip, duygularına mağlup olduklarını söylemiştir. “Asr” zaman anlamında kullanılmıştır.

“İllellezine amenu ve amilus salihati ve tevasav Bilhhakki ve tevasav Bis-sabr” dediğinde, iman ederek güzel ameller işleyen kişilerin bunların dışında olduğu anlatmıştır. Bunlar kurtuluşa erenlerdir. Geçici arzular yerine kalıcı olanlara önem vererek, iyi ameller yapmışlar, iyi olana karşılık kötü olanı elden çıkarmışlardır. Allah’a ibadet, iman gibi hayırlı olanları tavsiye etmişler, haramları yapmama, sıkıntı konularında sabırlı olmayı tavsiye etmişlerdir. İnsanların kurtuluşu onların amelleriyle, imanlarıyla birleştiğinde mükemmel hale gelir. Bu şekilde insanlar Allah hakkını ve kul hakkını yerine getirmiş olurlar. Bu dört özelliğin söylenmesinde ki amaç budur. Rabbimiz bizleri de Salih ameller işleyen, kul hakkı yemeyen, sabır tavsiye eden kullarından eylesin.

Bir hadis

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terketmezse,  Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” Buhari, Savm, 8, Ebu Davud, Savm, 25.

Ramazan-ı Şerif’ten beklenen sonucu almak ve “yazıklar olsun” itabına maruz kalmamak için yapılması gereken, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda diğer bütün latife ve organlarını da haramlardan ve yakışıksız şeylerden uzak tutması, beden ve ruhunu Kur’an, sohbet-i Cânân, tefekkür ve ibadetle meşgul etmesidir. Böyle bir oruç, insanı tiryakisi olduğu zararlı alışkanlık ve adetleeden de Allah’ın izniyle muhafaza edecektir.

 

Ramazan ve Nefis Terbiyesi

Ramazan orucu inasana sabır ve tahammülü öğretir, nefsinin acziyet ve fakriyetini ihtar eder. Oruç, nefsi disiplin altına alıp  iradeyi kuvvetlendirir. Kalb, ruh ve diğer manevi latifeler oruç vesilesiyle arınıp kuvvetlenir.

Ramazan ayı yeme, içme, uyuma gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleme, nefsanî isteklere karşı, kalb, ruh ve vicdan atmosferine sığınarak sürekli istikamet üzere hareket etmeyi öğretir.

İLAHİ RAHMET

Bütün varlığın yaratıcısı ve tek hakimi olan Yüce Allah, yarattıklarına karşı her ne isterse yapma durumunda iken rahmeti kendisine ilke ve ahlak edinmiştir. Söz konusu rahmet ve merhametin bir göstergesi olarak, Allah dünyada kendisine isyan eden ve verdiği nimetlere karşı nankörlük yapan inkârcıları cezalandırmada acele etmeyip onlara zaman tanımakta ve kâfir-Müslüman ayrımı yapmaksızın herkesi yaşatmakta, rızıklandırmakta ve onlara değişik ihsanlarda bulunmaktadır. Daha da ötesi Allah, bu kainatı yoktan varlık alemine çıkartmış ve sırf şefkatinden ve merhametinden dolayı yaratmıştır. Zira Allah’a herhangi bir şeyi yaratma hususunda dışarıdan zorlama söz konusu olamaz. Bu yüzden onun rahmeti olmasaydı, dünya ve içindekiler de olmazdı. Buna göre her şeyi kapsayan ve kuşatan yaygın bir İlahî rahmet vardır. Mevcudat âleminde yaratılmış olup da mümin-kâfir, iyi-kötü, şuurlu-şuursuz rahmetten pay almamış yoktur.Bu konuda Seyyid Kutub, şunları söylemektedir. “Allah’ın rahmeti her yandan ve her yönden kullarını sarmıştır. Kulların varlığı bu rahmetle kaimdir, hayatları da bu rahmete dayanır. İlahi rahmet, varlığın her sahnesinde, hayatın her saniyesinde ve kainatın her noktasında tecelli eder.”

İşte bütün alemlerin rabbi olan Yüce Allah’ın varlıkları yoktan var etmesi ve sonra da onlara var oluş süreçleri boyunca varlıklarını sürdürmelerini sağlayan nimetler vermesi rahmet-i İlâhiye’nin bir neticesidir. Buna göre bütün zihayata ait ayrı ayrı rızıkların, kuru ve basit bir topraktan rahimane ve kerimane verilmesi, İlahi rahmetin her şeyi kapsadığına delalet eder. Yeryüzü sofrasında görülen hadsiz ihsanlar, lütuflar, keremler, inayetler ve rahmetler bir Zât-ı Rahman-ı Rahim’in bulunduğunu ölmemiş kalplere ve sönmemiş akıllara gösterir.

Yine “Rahman” ve “Rahîm” ismi, Kur’an-ı Kerîm’de başta besmele olmak üzere pek çok yerde geçmektedir. Böylece bütün mahlukatın yaratıcı ve sahibi olan Yüce Allah, ezeli hitabında, bütün insanlara kendisinin “Rahman” ve “Rahim” olduğunu anlatmaktadır. Çünkü Allah (c.c.),fatiha suresi ve diğer birçok ayette “Alemlerin Rabbi” ifadesiyle kendisini yalnız belli bir topluluğun veya inanç grubunun Rabbi değil, bütün âlemlerin Rabbi olarak tanıtmaktadır. Bir başka ifadeyle “Alemlerin Rabbi Rahman ve Rahim” olan Allah’ın rahmeti de, belli bir zümreye has değil yaratılmış herkese şamildir. Böylece Yüce Allah, bütün yaratılanların sahibi olduğunu belirtmekte ve “ister inansın ister inkar etsin” her şeyi yaratanın, yaşatanın, besleyenin ve her şeye en güzel şekli verenin kendisi olduğunu vurgulamış olmaktadır. Secde/7, Mü’min/64.

Daha geniş bir perspektiften bakıldığında yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkiyi rahmet açısından şu veciz cümlelerle özetlemek mümkündür.Konu hakkında Bediüzzaman hazretleri: “Şu hadsiz kainatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlukatı terbiye eden, bilbedahe yine rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hali alemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu fani insanı ebede namzed eden ve ezeli ve ebedi bir zata muhatab ve dost yapan, bilbedahe rahmettir.” İfadesini kullanmıştır.

Yüce Allah’ın rahmet vasfını ifade etmek için kullanılan “merhamet edenlerin en hayırlısı”, “merhametlilerin en merhametlisi” ve “geniş bir rahmet sahibi” şeklindeki nitelemeler de oldukça önem arz etmektedir. Müminun/109; A’raf/151; Enam/147; Yusuf/64. Allah’ın Kur’an’da geçen sıfatları incelediğinde, azap ifade eden sıfatların rahmet ve merhamet ifade edenlerin yanında çok az oldukları görülecektir.

KISSADAN HİSSE

Bu dünyada en güzel şey

İstanbul’un Laleli semtini bilirsiniz. Laleli’de yine bu isimle anılan tarihi bir cami vardır. Bu semt ve cami hakkında anlatılan ilginç de bir hikaye vardır.

Laleli Camii’ni Sultan III. Mustafa yaptırmıştır. Sultan Mustafa bu camii yaptırırken, bu semtte Laleli Baba namında büyük bir din aliminin yaşadığını, gerçek bir mürşit olduğunu, hikmetli sözler söylediğini öğrenir. Padişah bu zatla görüşmek, söz ve sohbetinden yararlanmak ister. Cami inşaatını denetlemeye geldiği bir gün, adamlarına Laleli Baba ile görüşmek istediğini bildirip davet ettirir. Padişahın buyruğu hemen Laleli Baba’ya ulaştırıldı. O da hemen davete icabet eder.

Padişah ve laleli baba uzun uzun sohbet etmişler. Padişah, Laleli Baba’nın sohbetinden çok memnun kalmış. İçinde bu zatla sık sık görüşme arzusu uyanmışdı. Laleli’den ayrılacağı sırada, Laleli Baba’ya son bir soru sorar:

– Efendi Hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir acaba?

Laleli Baba cevap verdi:

– Bu dünyada en güzel şey, yiyip içtikten sonra sıkıntısız bir şekilde def-i hacetini (büyük hace¬tini) yapabilmektir.

Hükümdar bu cevabı hiç beğenmedi. Laleli Baba gibi büyüleyici konuşmalarıyla herke¬si etkileyen bir zata da bu cevabı pek yakıştıramadı. Hatta biraz kaba buldu.

Padişah veda ederek maiyetiyle birlikte saraya döndü. Fakat bu ziyaretin ertesi günü şiddetli bir kabızlığa yakalandı. Bir türlü büyük hace¬tini yapamıyordu. Sarayın bütün ilgilileri ve hekimbaşı seferber oldular. Bilinen bütün tüm ilaç ve yöntemleri uyguladılar fakat fayda etmedi. Padişah kıvranıyordu… Maiyetten birinin aklına Laleli Baba geldi. O belki bu derde bir çare bulabilirdi? Zaten başka denenmedik bir yol da kalmamıştı.

Padişaha danışılıp görüşü alındıktan sonra padişahın adamları hemen Laleli Baba’ya gidip saraya buyur ettiler. Padişah doğum sancısı çeken bir kadından çok daha büyük acılarla kıvranıyordu.

– Laleli Baba söyle sende var mıdır bu derdin bir çaresi? Aman beni kurtar!

Laleli Baba:

– Ben sizi bu dertten kurtarırım kurtarmasına ama o kadar kolay değil. Karşılık olarak ne vereceksiniz?

Padişah:

– Laleli’ye yaptırdığım o camii sana hediye edeyim.

Laleli Baba “Yetmez” dedi. Hanlar, hamamlar… Hatta Sultan Mustafa, Laleli’yi tamamıyla ona vermeyi bile teklif etti. Laleli Baba bir türlü “Tamam”, “Yeterli” demiyordu. En sonunda ağzındaki baklayı çıkardı:

– Ben sizi bu dertten kurtarmasına kurtarırım ama karşılığında saltanatı (padişahlığı) isterim.

Padişah kem küm etti ama sıkıntısı büyüktü. “Tamam” dedi. Laleli Baba “Varsın saltanat senin olsun.” Demiş ve bir dua yapmış, sonra padişahın sırtını sıvazladı. “Haydi git, kurtulacak¬sın!” dedi. Gerçekten kısa sürede padişah sıkıntısından kurtuldu. Kurtuldu ama saltanat da elden gitmişti. Şifa bulmanın sevincini, saltanatın elden çıkmasının üzüntüsü gölgeliyordu. Laleli Baba, padişahın üzgün haline anlamlı anlamlı bakıp dedi ki:

– Bir saltanat ki bir def-i hacete değişiliyor… Öylesine ucuz bir saltanat bize gelmez ve lazım  değil. Al saltanat ve taht senin olsun!…

EDEBİYAT SAYFASI

FİKİRSİZ

Sarmışlar ipeklere,bezemişler özenle,

Bağlamışlar kuşağı,beklemişler düzenle.

Bir fikirsiz oyunun girdabına düşüpde,

Unutmuşlar hakları, sırlamışlar gizemle.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

RAMAZAN-15

Bir ayet

Hümeze suresi

Okunuşu

Bismillahirrahmânirrahîm.

1- Veylül li külli hümezetil lümezeh

2- Ellezıcemea malev ve addedeh

3- Yahsebü enne malehu ahledeh

4- Kella le yümbezenne fil hutameh

5- Ve ma edrake mel hutameh

6- Narullahil mukadeh

7- Elleti tettaliu alel ef’ideh

8- İnneha aleyhim mü’sadeh

9- Fi amedim mümeddedeh

Meali

Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle.

1- Veyl o insanları çekiştirip kaş göz işaretleriyle alay edenlerin bütününe

2- Ve bir mal toplayıp hep onu sayana!

3- Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanır.

4- Hayır, andolsun ki, o Hutame’ye (cehenneme) atılacaktır!

5- Bildin mi Hutame nedir?

6- Allah’ın, tutuşturulmuş ateşidir

7- Ki, gönüllerin ta üstüne çıkar!

😯 (ateş), onların üstüne kapatılacaktır mutlaka,

9-Uzatılmış sütunlar içinde olarak.

HUMEZE SURESİ TEFSİRİ

Hümeze suresi, “Kıyame” suresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur. Dokuz ayetttir. Bundan evvelki “Asr” sûresinde mü’min, salih kullardan başka insanların sapıklıkta bulundukları bildirilmişti. Bu sure de o sapıkların bazı özelliklerini bildirdiği için bu iki sure arasında büyük bir irtibat vardır.

1- Arkadan çekiştiren, gözü ile kaşı ile eğlenen her bir kimsenin vay haline!.

Bu surede, onunla bununla alay eden ve kendi servetine güvenerek dünyada ebedi bir surette yaşayacağını zanneden bir takım kimselerin ne kadar müthiş azaplara maruz kalacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: “Arkadan çekiştiren” Onun bunun gıyabında kınayan “gözü ile kaşı ile eğlenen” ona buna gizlice işaret yaparak alay edip maskaralıkta bulunan “her kimsenin vay hâline.” o ne kadar zilleti, azabı hak etmiştir.

“Veyl” sözü, horluk, zelilik ve azap demektir. Kınama ve yerme hususunda kullanılmaktadır. “Hümeze” de onun bunun kusurlarını ardınca söyleyen, haysiyetini kırmak isteyen kimse demektir. “Lümeze” de ayıp arayan kınama ve kötülemede bulunan ve göz ile kaş ile işaretler yapan kimsedir.

2-  Öyle kimse ki: Bir malı toplamış ve onu tekrar tekrar saymakta bulunmuştur…

(Öyle kimse ki) Kendi varlığına güvenmekte bulunmuş ve (bir malı toplamış) cimrilik ederek biriktirmiş (ve onu) o malı haz duymak için (tekrar tekrar saymakta bulunmuştur.) Yahut o malı akar, (gelir getiren mal) meta (satılık mal) ve nakit gibi kısımlara ayırmıştır. İşte böyle bir servete gururlanacak başkalarının değerini düşürmeye çalışmak cüretini göstermiştir, kendisinin o fâni serveti sayesinde büyük bir mevki sahibi olduğunu zannetmiştir.

3- Sanır ki, onu malı, daima yaşatacaktır.

O gafil, servetine aldanan şahıs (Sanır ki: Onu) kendisini o elde etmiş olduğu (malı, daima yaşatacaktır.) o serveti sayesinde ölümden kurtulacak, dünyada ebediyen yaşayacaktır. Ölüp de başka bir âleme gitmeyecektir. Ne büyük bir cehalet!.

4- Yok yok öyle değil, elbette ki: O “hutame”ye atılacaktır.

(Yok yok öyle değil…) O şahıs, pek yanlış düşünüyor, onun elindeki malı kendisini dünyada ebedî bir şekilde yaşatacak değildir. (Elbette ki:) o şahıs, bir gün ölecek, sonra da (hutameye atılacaktır.) pek büyük bir cezaya uğramış olacaktır.

5-  Hutamenin ne olduğunu sana ne şey bildirdi?.

(Hutemenin) O pek muazzam, müthiş felaketin (ne olduğunu sana ne şey bildirdi?.) elbette ki: Onu insan daha hayatta iken tamamen bilip takdir edemez, onu insanlar, ancak Allah’ın bildirmesiyle bilirler.

6- Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir.

Evet.. İşte Allah (C.C) haber veriyor. Hutame denilen sey: “Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir.” O cehennem ehli için Allah’ın kudretiyle yaratılmış olan ve ebediyen sönmeyecek bulunan gayet müthiş bir azap ateşidir.

“Hutame” kelimesi, cehennemin isimlerinden biridir. Lügatte çok yiyen şefkatsiz bulunan kimse demektir. Kırmak,sonlandırmak manasına olan “Hatm” kelimesinden alınmıştır, “Hatm” kelimesinden alınmıştır. “Mukade” kelimesi de yakılmış, tutuşturulmuş manasınadır.

7-  Öyle ki: Yüreklerin üzerine yükselecektir.

O hutame (Öyle) bir ateştir ki, Yüreklerin üzerine yükselecektir. Yani: Kalplerin üzerini kaplayarak onları kesip atacak, kahredecektir. Kalpler, cesetlerdeki organların en hassas, en fazla müteessir olanıdır. Artık o kalpler, öyle bir istilâya, bir azaba mâruz kalınca, o kalplerin sahipleri ne kadar fazla bir azaba, bir cezaya uğramış olacaklardır!. Bu pek korkunç hâl, bir kere düşünülsün!.

8- Şüphe yok ki: Bu, onların üzerlerine kapatılmıştır.

(Şüphe yok ki:) Bu Azap ateşi (onların) o azaba uğrayanların (üzerlerine kapatılmıştır. hepsini de kuşatma alanına almıştır. Artık o ateşten kendilerini kurtarmaya asla güç yetiremezler.

9- Uzatılmış sütunlarda bağlı bulunacaklardır.

Artık o cehennem ateşine atılmış olanlar, orada (uzatılmış sütunlarda..) bağlı bulunacaklardır. Yâni: Cehennem kapısı, üzerlerine kapatılmış, ayaklarına kelepçeler vurulmuş  bir hâlde kalacaklardır, oradan çıkmaya asla kaadir olamayacaklardır.

“Amed” Amudun çoğuludur ki: Direkler demektir. “Memdud” de uzatılmış, yani: Cehennemin kapısının önünden sonuna kadar çekilmiştir.

Bu surenin iniş sebebi hakkında bir kaç rivayet vardır. Müfessir mükatile göre “Elvelid Binilmugayre” hakkında nazil olmuştur. Bu Kureys’in büyüklerinden olup Hz.Peygamber (A.S.M.), gıyabında kınama ve kötülemeye cesaret etmek alçaklığında bulunurdu. Şunu iyi bilmemiz gereker ki,bu surenin hükmü, umumidir herkesi ve her kesimi kapsayarak içine alır. O gibi inkarcıların hepsi de böyle pek korkunç bir azaba maruz kalacakladır. Alllah (C.C.), o cehennem azabının şiddetini böyle tasvir ve beyan ile insanlığı uyanmaya davet buyuruyor. Öyle bir akıbete uğramamak için güzel itikat ile, salih ameller ile vasıflanmasını emr ve tavsiye buyurmuş oluyor. Bu da bütün insanlık hakkında ilahî bir merhametin tecellisi demektir.

Bir hadis

Hz.Peygamber (A.S.M.):

“Allah (azze ve celle) Ramazan’ın her gecesinde üç defa şöyle buyurur: Bir isteği için dua eden yok mu ona isteğini vereyim. Tevbe eden yok mu tevbesini kabul edeyim.” Beyhaki.

Öyleyse biz de ellerimizi açıp sürekli O’na dua etmeliyiz. Dua ederken de, himmetimizi âlî tutmalı; yakın çevremizden başlayarak inananların ve bütün insanlığın hayır ve saadetini istemeliyiz. Başka bir hadis-i şerifde:

“Allah Teâlâ, Ramazan’ın her gün ve gecesinde cehennemi hak eden bir kısım kimseleri bağışlar. Bir de ramazan’ın her gün ve gecesinde her müslümanın kabul edilecek bir duası vardır.” Buyurulmuştur. Müsned-i Bezzar.

Hadis-i şeriflerde,Ramazan ayı ve orucunun anlatıldığı yerde dikketimizi çeken konulardan birisi de Ramazan’la ilgili hadislerin sonunda duanın anlatılmasıdır.

KISSADAN HİSSE

Bizim duamız neden kabul olunmuyor?

Hz. Musa zamanında müthiş bir kuraklık baş göstermişti. Musa peygamber ve ümmeti günlerce yağmur duasına çıktılar. Fakat duaları kabul olmuyor ve gökten yağmur inmiyordu.

Hz. Musa Tur’a çıkıp münacatta bulundu:

— Ya Rabbi! Halimiz, sana malum. Bizim duamız neden kabul olunmuyor, dediğinde, Allah tarafından şu îlâhî hitap geldi:

— Ya Musa! İçinizde “nemmam” (Laf taşıyıcı) var. Duanız o sebepten kabule şayan olmuyor.

Bu sefer Hz. Musa:

— Ya Rabbi bize bildir de, o nemmamı aramızdan çıkaralım ve Sana öyle yalvaralım. Bizim duamızı kabul buyur, diye niyaz ettiğinde, Cenab-ı Allah:

— Ya Musa o kulumu sana haber veremem. Duanızın kabul olunmasını istiyorsanız onu siz bulup aranızdan çıkarın, buyurdu.

Hz. Musa, gelip kavmine durumu bildirdi ve hep beraber tevbe ettiler. Bunların içinde nemmam da bulunuyordu, o da hulusu kalb ile tevbe etmişti. Günahlarının affını dileyenlerin tevbesini kabul eden Cenab-ı Allah kısa zamanda yağmur inzal etti.

EDEBİYAT SAYFASI

YOL

Çıktıkca yükseklere,düştük hep yokluklara,

Bastıkca ayak yere,düştük hep çukurlara.

Abdullah ADEMOĞLU

Araştırmacı-Yazar

İlgili haberler

Yorum yaz

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.