Son Dakika

• No Posts Found

BİZİMKİSİ AŞK MI, SEVGİ Mİ; İNANÇ MI?

kemal arı pngAtatürk’ü sevmenin milli bir ibadet olduğu sözü, ünlü tarihsel kişilik Celal Bayar’a aittir. O, Atatürk’ün son başbakanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Üçüncü Cumhurbaşkanıdır. Ulusal bağımsızlık savaşının Galip Hocası; ondan önce de İttihat ve Terakki’nin sanki kasası… Bu önemli tarihsel kişiliğin bu sözü söyleyişini, henüz daha on beş on altılı yaşlarımda olmalı; rahmetli daha sağken, siyah beyaz televizyonun karşısında izledim. Daha o zaman, yüz yaşını doldurmamıştı sanırım. Aradan yıllar geçti ve elbette olaylara ve geçmişe, günümüzün gözlüğüyle bakıyorum. Atatürk’ü çok, ama gerçekten çok seviyorum. O’nun sevgisi, Türkiye sevgisi gibi bir duygudur içimde. Öyle ki şunu bile diyebilirim, Atatürk eşittir Türkiye, Türkiye eşittir Atatürk’tür benim düşünce dünyamda…

Bu abartılı bir söz sayılabilir diye düşünebilir kimileri… Düşünsünler, sorun değil.

Ben kendimi iyice tarttım… Benim, Atatürk’e, onun yarattığı büyük esere karşı duyduğum duygu bir aşk mı? Yalnız bir kuru sevgi mi? İnanç mı?  Yalnızca aşk diyemem… Atatürk’ü çok seviyorum… Hatta onu sevmenin, milli bir ibadet olduğuna da inanıyorum… Bu sevgi nereden? Şunu biliyorum:  Atatürk önce ulusunu büyük bir çöküşten ve yok oluştan kurtardı. Onun önüne koskocaman, aydınlık bir dünyayı açtı. O dünyada öylesine gür bir güneş vardı ki; kaynağını 7.000 yıllık tarihten, insanlığın ortak değerlerinden ve Aydınlanma kültüründen alıyordu. Bu yenidünyada gür ışık altında, geçmişin pasları, üzerine çöreklenmiş karanlıkları altında ezilmiş, posası çıkmış, özünü yitirmiş Türk, önce bir silkelendi.  Ne denli pas varsa üzerinde, onları sıyırıp attı. O’nun teni ve yüreği, ışığın coşkusuyla ve aydınlığıyla karşılaştı. Bu aydınlanma adım adım beynine işledi ve Türk, düşünen yurttaş oldu.  Düşündükçe kendinin ve ulusunun değerli olduğunun farkına vardı. Bunu ayırt ettiği zaman, aklını devreye sokmanın önemini de kavradı. Böylece Türk geçmişte yalnız itaat kültürü içinden geliyorken, bu kez düşünen, aklını kullanan, kendinin değerli olduğuna inanan, sorgulayan, sorguladıkça doğruları bulup ortaya çıkaran özgür yurttaş olmayı başardı.

Başaramayanlar vardı elbette… Ancak öylesine bir inanç, kültür ve bilgi iklimi yaratılmıştı ki; o büyük deha, sanki kendi elleriyle yaptığı büyük resmine fırça darbelerini vurdukça, bu pürüzler birer ayrık otu gibi arada sırıtıyordu…  Onlar bir süre sonra, tuvalin üzerindeki renk cümbüşünün gerisinde kaldılar… Ve günü geldiğinde, o gizlendikleri kuytu yerlerden yeniden hortlamak için akıl yorgunluğuyla başlayacak bir güneş tutulmasını beklemeye başladılar… Böylece devrim ve karşı devrim diyalektiği oluştu. Tez, anti tez; çarpışma ve sonunda ortaya çıkacak sentez gibi; doğru ile yanlış, eğri ile doğru, güzel ile çirkin, derin bir çarpışmanın içine girdi… İşte günümüzde yaşadığımız değerler çatışması ve bunalımı, bunun sonucudur… Şimdi bu durumda Atatürk sevilmez mi? Sevmek ne; onu sevmemek ve düşüncelerine sahip olmamak, onu yok saymak ve onun düşüncelerinin üzerini örtmek; bir anda bunalıma giren akıllı bir adamın, o bunalım anında elleriyle hazırladığı bir zehri bir dikişte içmesi ve canına kıyması gibi bir şey…

Hani Harbord demiş ya! Şu ünlü mandacı, Amerikalı general: “Zaman zaman kimi insanların intiharına şahit oluruz. Şimdi de bir ulusun intiharına mı şahit oluyoruz!” Evet, işte Atatürk’ü unutmak, tıpkı bir insanın intihara karar vermesi gibi, kafasına zehir dolu bir kupayı dikmesi ve bir solukta içmesi gibi bir şey… Çünkü o, ulusuyla kaynaşmış ve onu var edecek değerleri, kökleri binlerce yıla dayanan geçmişin tortuları içinden çıkarıp, ulusunun önüne koymuş bir adam… O nedenle diyeceğim şu: Atatürk’e duyulan sevginin, bir tutku ve aşk düzeyine gelmesi kadar doğal bir şey olamaz…  Çünkü ona karşı duyulan aşk duygusu, Türk’ün ulusuna aşk duygusuyla bağlı olması gibi bir şey…

Bu nedenle bir Türk için Atatürk’ü sevmek bir milli ibadettir; ama hem de aşk düzeyinde bir bağlılık, tutku, sevgi ve tarihsel bilincin ortaya koyduğu bir gerekliliktir.

Bu durumda, olanağım olsa da ulusumun karşısına geçip, şu sözlerle seslenme olanağı bulsam: “Ey büyük ulusum! Büyük Türk Ulusu… Atatürk, sana tarihin bağışladığı en büyük armağandır. O, 20. Yüzyıl’ın başında yaşadığın Ergenekon’dan seni çıkaran ve aydınlığa ulaştıran bir ‘Bozkurt’tur. Onun düşünceleri ve önüne koyduğu değerler bütünü; seni aydınlığa taşıyacak tek ilkeler bütünü ve elbette sihirli bir formüldür. Ona bağlılık, senin için ulusal ve tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü ondan uzaklaşmak, seni yeniden karanlığa gömmenin, aydınlıktan uzaklaşmanın; kimliğini yitirmenin, insanlığından ve onurundan uzaklaşmanın ve yeniden kölelik düzeninin senin varlığını ve ruhunu sararak yok edici etkisiyle intihara sürüklemenin ta kendisidir. O nedenle bu büyük değeri bil ve ona sahip çık…”

Şimdi gelelim ilk cümleye: Hani kendimi iyice tarttım, dedim ya! Doğru, iyice tarttım. Ve bendeki Atatürk sevgisinin, yalnız onun başardığı büyük devrimin tarihsel sonuçları analiz etme ve doğruları görme istenç ve ediniminin dışında; büyük bir tarihsel sorumluluk duygusu olduğunun da farkına vardım. O nedenle yineliyorum: Atatürk! “Seni sevmek, milli ibadettir…”

Saygılarımla…

İlgili haberler

Yorum yaz

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.