Son Dakika

• No Posts Found

GENCE’DEN BERİSİ: ŞAKİ, GAK (-Seyahat Ya Resul Allah!)

kemal arı pngAzerbaycan, doğal güzellikleriyle her daim kendinden söz ettirecek bir ülke… Soğuk suları, yeşil ormanları, engin ovaları ve dağları ile bir bereket timsali… Gitmedik; ama Bakü’yü bilen bilir… Azerbaycan’ın en önemli ekonomik kaynağını başta Hazar olmak üzere, Hazar Denizi ve çevresinden çıkan petrol ve doğal gaz oluşturuyor. Bunun yanı sıra ülkede değişik sanayi kollarının yanı sıra, tarım ve ticaret de var… Ötekilere koşut olarak, ticaretin ve sanayinin her gün daha da geliştiği görülüyor. Gence, elbette kadim Türk kenti… Oranın bir özelliği daha var: Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda dağılma sürecine girmişken, son bir hamle ile Turan’ı gerçekleştirmek isteyen ülküdaşlar, bu topraklara yönelmiş ve orada yeni arayışlara yönelmişlerdi. Tıpkı Türkistan’ın Dağıstan’ında, Özbekistan’ında ya da Buhara’sında olduğu gibi…

Benim gibi iflah olmazlar buralara gelip de ayak bastığında, iç dünyası alıp onu başta Enver Paşa olmak üzere, Osmanlı’nın son döneminde, umumi harbin son deminde kendini buralara atmış gözü pek yurtseverlerden bir ses, koku, iz, ya da bir gölge duyumsamaya odaklanıyorlar… Sanki enen rüzgârda, ayak bastığınız toprakta, ufuklar ötesinde kaybolup yedine görünen gölgelerde her an onlardan bir şey gözünüze çarpacakmış gibi bir duygu… Biliyorsunuz ki esintiler halinde bir şeyler tarihin o devirlerinden çıkıyor ve sizi sarıyor… Şevket Süreyya Aydemirler, Vala Nurettinler; Ahmet Cevat Emreler sanki oturmuş, sizin kulağınıza işte şu ovaları, dağları, dereleri; kara kaşlarıyla Ermeni balalarını anlatıyor gibiler.

Gence, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın kendi ordusuyla buraya girmesinden sonra, onun karargâhına da ev sahipliği yapmış…

Bugün bir üniversite binası olarak kullanılan bu tarihi yapı, işte 8. Atatürk Kongresi’ne de ev sahipliği yaptı. Kongre’nin açılış ve kapanışı Haydar Aliyev Kültür Merkezi’nde; oturumlara ayrılmış bildiriler de bugün Akrar Üniversitesi’ne bağlı olan bina da gerçekleştirildi. Kongre’nin değişik oturumlarında değerli bildiriler sunulduğuna hiç kuşku yok… İşin akademik yanı ayrı… Ancak gezi bölümü, elbette en canlı ve akılda kalan kısmı…

Doğrusunu söylemek gerekirse, kongrenin ilk günkü öyle oturumuna katılamadım. Bunun iki nedeni vardı:  Birisi mevsim değişiminden kaynaklanan soğuk algınlığı ve onun olumsuz etkileri… Öteki de ortak bir dostumuzun yönlendirmesiyle beni gelip, dinlenmeye çekildiğim otelde bulan Azerbaycan Gence’li polis memuru Vugar Bey’in otelden alarak, Gence’yi gezdirişi… Bir gün önce Gence’nin merkezinde yer alan müzeleri ve bir iki caddeyi gezmiştik. Bu kez Vugar Bey beni Gence’nin merkezi dışındaki yerlere götürüyor.

Örneğin şişelerle Sovyetler Birliği zamanında yapılmış tarihi evin bulunduğu yere gidiyoruz. Oradan şehir merkezindeki ünlü yapıların; örneğin Vilayet binasının ve Hayder Aliyev Heykelinin bulunduğu tarihi şehir merkezi, onun etrafındaki öteki tarihi binalar; kale, ünlü parklar ve öteki binalar… Yaklaşık iki saatlik bir geziden sonra, sevgili Vugar’ın zorlamasıyla bir kebapçıya oturuyor ve ünlü Gence Kebabından yiyoruz… Elbette öteki ikramlarla birlikte… Nefis Güney Kafkasya kuzularının ne denli leziz olduğunu, gülümseyerek bize bakan ve hemen altın dişleri belli olan lokantacı arkadaşımızın hünerli ustalığıyla daha net olarak anlıyoruz… Sık sık çalan telefonundaki sese; “Maşin başındayım!” diyor. Epey anlamaya çalışıyorum; meğer “Araba kullanıyorum!” demek istermiş… Vugar’la ardından yeniden şehir gezisi…

Kongre’de pek çoğunu önceden tanıdığım hocalarımla, artık her biri öğretim üyesi olmuş eski öğrencilerimle; adını bildiğim ama ilk kez gördüğüm öteki insanlarla ve elbette yeni araştırmacı titri almış olan genç arkadaşlarla buluşmak, onlarla oturup kalkmak, sohbet etmek; sonra da çocuklar gibi neşelenerek geziye gitmemiz ne büyük bir duygu! Hele benim için bir yılda olanlar: Önce Macaristan, ardından ABD; derken Almanya ve şimdi de Azerbaycan… Evliya Çelebi olduk sanki. Hani ünlü gezgin, “Şefaat Ya Resul Allah!” diyecek yerde; “Seyahat Ya Resul Allah” demiş ya! Sanki aynı şey bizim için de geçerli…

Kimler yok ki hem gezide: Hasan Cicioğlu, Turgay Bülent Göktürk, Hüsnü Özlü, Zekeriya Türkmen, Mehmet Ali Beydağ, Refik Turan, Yasemin Doğaner, Hatice Güzelmumyakmaz, Necdet Bilgi, Kemal Çiçek, Kemal Çelik, Ercan Haytoğlu, Necdet Hayta, Hamit Pehlivanlı, Hamiyet Sezer; Temuçin Faik Ertan, Adnan Sofuoğlu… Sevgili Mücahit Özçelik ve Serdar Sakin, Mehmet Temel… Ve Azerbaycan’dan, Rusya’dan, Hindistan’dan ve toplam 12 değişik ülkeden gelen bilim insanları ve araştırmacılar… Sevgili Hüseyin Tosun ve Hasan Balcı… Ve bütün bu büyük organizasyonu üstlenmiş olan sevgili Duygu ve yanındaki öteki görevliler… Kimler kimler…

Gezi, etkinliğin son günü yapıldı. Otobüslere biniyoruz ve yedi ayrı otobüsle, Şaki’ye doğru hareket ediyoruz… Yollar insana çok şey öğretiyor… Uzamış bereketli ovalar; arada bir denk gelen sığır ve koyun sürüleri… Ve Şaki… Şaki’ye girişte iklimin değiştiğini; daha yeşil bir coğrafyanın ve serin iklimin varlığını hissediyorsunuz. Yoldan geçen arabaların pek çoğunun eski püskü oluşu, hala Sovyet Dönemi’nden kalan yoksulluğun izleri olarak sizi karşılıyor… Yollarda yorgun argın yol almaya çalışan eski arabalar, bir de henüz modernleşme ile tanışmamış tuvaletler… Olsun, çok şeyi aşmış olan Azerbaycan, bunları da aşacak… O çok daha iyilerine layık… Han Kalesi, Şaki’nin tepesine konulmuş bir taç gibidir… Yükselen yolla birlikte, kentin oldukça yukarılarına çıkıyor ve Kalenin içinde yer alan ünlü Han Konağı’na ulaşıyorsunuz…

Bahçe’de önceden çaylar hazırlanmış… Serin ve hafif yağışlı havada, çayların fokurdayarak kaynayışını görmek bile insanın içini ısıtıyor… Han Kalesi de Han Sarayı da muhteşem… Şakır şakır camdan yapılmış pencereler, renk renk motifler; vitray sanatının dile gelip “Hey, var mı benden güzel olanı!” diye seslenircesine kendini ortaya sunuşu… Renk renk motifler; iç zenginliğinin renk ve motif olarak dile gelişi… Sonra çarşıda gezi… Azerbaycanlılar kendilerine Azeri denilmesinden hoşlanmıyorlar. Bu terim, Ruslar zamanında onları aşağılamak için kullanılıyormuş. Üstelik bu sözcük, Türkler’den başka kökendeki kesimleri de kapsayabiliyormuş. O nedenle onlar “Azerbaycan Türkü” denilmesini istemiyorlar. Oh! Bu bizim için daha iyi bir şey… Azeri de neymiş! Canım “Azeri Türkü” demek dururken… Yeniden onarılan ünlü kervansarayda dinlenme ve öyle yemeği… Azerbaycan’a özgü şerbetler eşliğinde kızarmış tavuklu içeriği son derece zengin Azerbaycan pilavı… Her yerde seçim afişleri… Azerbaycan seçime hazırlanıyor. Küçük alışveriş faslı başlıyor… İnsanlar sevdiklerine bir şeyler götürme telaşı içinde…  Ve sonra Gak’a yolculuk…

Azerbaycan Milli Akademisi Tarih Enstitüsü’nün müdürü de olan milletvekili Yakup Mahmutov, bizim özellikle Yunus Emre’nin Gak’ta bulunan mezarına götürmek istiyor… Gidiyoruz… Taptuk Emre’ye ve Yunus Emre’ye ait mezarlar… Geniş ve uzun taş duvarlarla çevrilmiş haldeler… Yunus Emre’nin mezarının başında bir kitabe var…  Tarihe göre, neredeyse altı yüz yıllık bir geçmişi olduğu anlaşılan mezarın kitabesi yeni… Belki yüz, yüz elli yıllık… Ancak çevrede başka mezarlardan kalmış mezartaşları var. Bunların üzerlerindeki yazılara ve taşların eskiliğine bakılırsa, gerçekten de önceleri geniş bir mezarlık olarak kullanıldığı anlaşılan bölgede Türk Varlığı, işte bu mezarlarla, neredeyse altı yedi yüz yıl öncesine değiniyor. Ve bu mezarlar, bölgedeki Türk varlığının adeta mührü ve tapusu gibi… Elbette Yunus Emre, Anadolu’da, Hatta Balkanlar’ın değişik yerlerinde yaşadığı ve oralarda öldüğü iddia edilen bir tarihsel kişilik… Bu tür büyük kahramanları halkların belleği yaratır ve var eder… O nedenle, mezarının orada ya da burada oluşu hiç bir şeyi değiştirmez. Ancak bu mezarlar, yüzlerce yıldır bu topraklarda Yunus Emre’nin temiz ahlak, ülkü ve kültürünün varlığını gösteriyor. Ne muhteşem bir zenginlik; düşünebiliyor musunuz? Farklı yerlerde aynı kişiye ait farklı mezarların varlığı… Aynı kültürde, ahlakta, ülküde ve özde aynı soyun farklı coğrafyadaki insanları tarihin yüzlerce yıl derinliğine aynı duygu boyutunda buluşuyorlar. Ve bunu başaran, işte bu sade, artık kararmış, yosunlaşmış mezar taşları başarıyor…

Her şeyin bir sonu var…

Ve gezinin son akşamındayız. Akşam otele dönüş ve yemekten sonra küçük bir dinlence… Ve bir arkadaşımdan duyuyorum: Hocam, 91 yaşındaki Prof. Dr. Şerafettin Turan vefat etmiş… Donmuş gibi oluyoruz… Yapacak ne var ki! 1981 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin loş koridorunda görmüştüm onu ilk kez… Şimdi ise ölüm haberini Azerbeycan Gence’de işitiyorum. Arada nice halkalar, bağlar ve irtibatlar… En son geçen yıl bir bayramda, bayramını kutlamak için aradığımda işitmiştim sesini…  Ve şimdi o ses yok… Her şeyin bir sonu var; evet…  Şeref Hoca’yı da uğurladık sessiz sedasız… Ardı ardına kaç büyük değerli insanımızı yitirdik bu yıl içinde… Geçen gün Levent Kırca, şimdi de Şerafettin Turan… Nur içinde yat hocam… Neşe, coşku, sevinç duyguları ile gittiğimiz Azerbaycan’dan içimiz burkularak dönüyoruz…

Saygılarımla…

İlgili haberler

Yorum yaz

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.