Son Dakika

• No Posts Found

TARİH’İN AMACI – 2 (MİLLİLİĞİ/ ULUSALLIĞI VE EVRENSELLİĞİ)

kemal arı pngMakalenin birinci kısmı dünkü sayımızdadır…

Tarihin ulusallık sınırları ne olmalıdır?

Ulusallık, yani millilik yüzyılımızın gerçekliğidir. Bireyin aidiyet duygusu, en modern anlamını ulusallık kavramında bulur. Milli olmanın sınırlarını az önce çizdiğimi sanıyorum. Milli olmayan bir tarihin içini neyle dolduracaksınız? Bunu az önce, ulus olma kavramı ve bilinci olarak belirttim. Yani ben millilik kavramını, tarihin hamaset dolu sayfalarında koşmak olarak algılamıyorum. Ortak yurt, ortak dil, ortak kültürel değerler; yani bir ulusu başkasından ayırıcı özellikler, bunlar normal şeyler. Ancak hamaset dolu bir yarış olarak algılıyorsak milliliği, bundan faşizme ve yayılmacı, istilacı despotik yönetimlere kadar gidersiniz. Örneğin hep yanılgı olan şey şudur bizde: İlerleme dönemi diye bir palavra atılır tarih anlatımında…

İlerleme dönemiymiş; neyin ilerleme dönemi? Anlaşılan şeyin ne olduğu belli: Sınırların alabildiğine büyümesi… Savaşlarda elde edilen başarı… Sonra bu ilerleyiş kavramını kullananlar, artık sınırlar büyümediğinde ve giderek toprak kayıpları ortaya çıktığında, bunu gerileme olarak görüyorlar. Ben böyle bakmıyorum: Kişinin pek çok bilimde temel alınması gereken bir varlık ve onun toplumsal yaşantısının, her şeyden daha önemli olduğunu, kültürel aktarımların da bugünkü dünyayı şekillendirdiğine inandığım için; konuya birey odaklı bakmaya çalışıyorum. Gerileme dönemi denilen şey ne? Bu dönemin yıkılış sürecine baktığınız zaman; işte 1839 Tanzimat Fermanı ve ondan sonraki elli yıllık, yüz yıllık süreci alın; gerçek anlamda kişi bireyselleşmeye başlamıştır yavaş yavaş da olsa… Ve insanlığın ortak değerlerini oluşturan aydınlanma kültürünün getirdiği değerlere doğru bir yöneliş vardır. Bu büyük zihinsel kırılmayı görmeden, algılayamadan, nasıl bu döneme gerileme dönemi deriz ki? O nedenle, milli eğitim; kulu birey, bireyi yurttaş, yurttaşı ulus, ulusu laik cumhuriyet yönetim biçimine götüren; ondan da evrensel değerlerle bütünleşmiş demokratik cumhuriyete götüren evreler biçiminde olmalıdır… Ve bu süreçte kültürler, varlıklarını da korumalıdır. Bir topluluğun edindiği en güçlü birikim kültürleridir. Dilleri, tarihleri; kendi ortak değerleri; heyecanları, ülküleri, yarattıkları somut kültürel değerler; örneğin yemekler, kullanılan araç gereçler… Milli dediğimiz yapılar olmadığında, bu çeşitlilik de olmaz. Her şey tek düze bir yaşantıya dönüşür. Dolayısıyla kültürlerin korunması, aynı zamanda ulusal kimliklere bağlı bir şeydir. Ulusal kimlikler çökertilirse, bu değerler de anlamını yitirir. Sorun bana göre, eğitimin milli olup olmamasından çok; bu milliğin evrensel değerlere açılma yönünde bir olgunluğa ve gelişmişlik düzeyine ulaşıp ulaşmadığıyla ilgilidir. Almanya’ya gidersiniz, orada Alman yemekleri yemek, şarapları içmek istersiniz; Rusya’ya geldiğinizde yemekler değişir, şarap yerini votkaya bırakır. Bu kültürlerin farklılığının ortaya koyduğu gündelik yaşantıya ilişkin somut değerlerdir. Kaldı ki; ulusal benlik kavramı, eğitimin ulusallığından çıkar. Ulusal benliğini yitirmiş bir toplumun, güçlü sömürgeci, yayılmacı güçlere karşı kendini koruma refleksi ve içgüdüsü de yoktur. O nedenle eğitim milli olmalıdır, ama bu millilik, evrensel değerlerle de çelişmemelidir. Örneğin millidir diye, töre cinayetlerini savunmanın olanağı var mı?

Milli tarih, toplumların çok eski dönemlerden beri gelişimlerini ele alan; sonra onları evrensel değerlerle buluşturan bir tarih anlayışı olarak yorumlanmalıdır. Bu aynı zamanda bir bilinç oluşturmayı amaçladığından; bir ulusun geçmişten günümüze uzanan tarihi serüvenlerini, onların komşularıyla ilişkilerini ve alışveriş kültürlerini; kültürlerin birbirlerini etkileme gücünü, bu etki ortamında bireyin ve oluşan sentez kültürün, ne gibi değişimlere uğradığını ve bunun maddi ve soyut kültüre etkilerini irdeleyen bir kapsam taşımalıdır. Ben ulusal tarihin bir sınırlama ve kapsamını belirleme çabasının anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü hiçbir ulusun kendi tarihi, tek başına ve başka ulusların tarihinden soyut olarak ele alınamaz. Tarih öğretimi Türkiye’de tepeden tırnağa yanlış ve ezbere dayanan yöntemlerle verildiği için; bu bakış açısının zaten bir sınır taşıması da olanaklı değildir. Üstelik garip olan, Türkiye’de bir milli tarih öğretiminin olup olmadığı da tartışılır. Bir milli tarihten söz edilecekse; bu her gelen siyasal iktidarın kendi ideolojisine ve görüşüne göre değişen, herkesin kendine göre at koşturabildiği bir alan olmamalıdır. Bu alan bu nedenle Türkiye’de çok sorunludur. Herkesin kendine göre tarihi var. Bu kendine görelik, bir açıdan doğru da görülebilir; çünkü tek bir tarih anlatımı olamayacağını baştan kabul etmek durumundayız. Ancak böyledir diye; tarihi bilgiler yerine dogmaları, hamaset dolu öyküleri genç beyinlere doldurmanın anlamı yok… Her şeyden önce tarih gerçeğin peşindedir. Ve olaylar arasındaki nedenleri anlamaya çalışır. Milli tarih eğitimi de öncelikle bireye düşünmeyi, olaylar arasında neden sonuç ilişkisi kurabilme yeteneği kazandırmayı ve tarih günümüzde yaşayan bir şeyse, günümüzde bire bir temasta olduğumuz kavramların, kurumların ve topluma ait değerlerin, geçmişten günümüze uzanan tarihi çizgilerini göstermeyi amaçlamalıdır.

Ancak, teorik çerçevenin dışında bir de uygulamaya bakmak gerekiyor.

Ben Türkiye’deki milli tarih denilen şeyin baştan aşağı sakat olduğunu düşünüyorum. Yukarıda saydığım ölçüler içinde tarih yeniden kurgulanabildiğinde, gerçek amacına ulaşır. Biz galibiyetlerle övünen, yenilgileri ise görmekten adeta kaçınan bir toplumuz. Oysa neyi görmek istemediğimizin farkında bile değiliz: Çünkü belki de en çok ders alacağımız yönler, yenilgiler içinde gizlidir belki de… Bu duygusal yaklaşımı aşmamız gerekiyor. Milli tarihe alternatif olarak, belli siyasal kimlikler, ideolojiler, dini yaşantıyı kabullenmiş toplumlar alternatifler sunabilirler. Her siyasal oluşum, tarihi kendi arka bahçesi olarak görüp, ona göre şekillendirme yoluna da gidebilir. Milli tarihe alternatif bir kavram; ancak milli tarihin öğrenilmesinden sonra; bütün ulusların ortak tarihi demek olan insanlık tarihi öğretimi olabilir ki; onu da ulusal tarihleri öğrenmeden anlama olanağı yoktur. Bütün bu söylenenler, öğretim süreçlerine nasıl yansıtılabilir?

Prof. Dr. Kemal ARI

Saygılarımla…

Makalenin üçüncü bölümü yarın gazeteniz Yenisöke’de…

İlgili haberler

Yorum yaz

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.