19 MAYIS’IN ANLAMI NE? (-Ya Bağımsızlıkçısın, Ya İşbirlikçi…)

kemal arı pngNeymiş?

Sultan Halife Vahdettin şunu demiş:

“Paşa, paşa! Ülkeyi kurtarabilirsin!”

Ardından da, bir kese içinde o gün, 40.000 altın vermiş Mustafa Kemal Atatürk’e… “Git, vatanı kurtar! Ben de aman ha, sana burada göğsümü siper ederim!” diye eklemiş…

Atatürk de aldığı bu görevle Samsun’a hareket etmiş.

Ancaakkk!

O kadar kadir kıymet bilmez ve hırslı biriymiş ki; Anadolu’ya geçince, Vahdettin’in onca yardımına rağmen; ona “ihanet”(!) etmiş ve milli mücadeleyi kendi üzerine kotarmış…

Bunlar söyleniyor, yazılıyor çiziliyor değil mi?

Evet! Atatürk’e temelden karşı olan çevreler, bu saçmalıkları yazıp çiziyorlar. Temel amaçları, Atatürk’ün dünyanın ulusal nitelikli ilk anti-emperyalist nitelikli bağımsızlık hareketini anlamsızlaştırmak; onun “devrimci” yönünü baltalamak…

Şimdi ben ne yapayım?

Aman ha, bunlar doğru değil; “Paşa, Paşa” diye başlayan cümle doğrudur; ancak bu Atatürk’ün kendisinin anlattığı şeylerdir; ancak devamı vardır ve hiç de Padişah-Vahdettin, git bir bağımsızlık hareketi başlat diye değil… Karadeniz bölgesinde, Pontus Rumlarının neden olduğu karışıklıkları önlesin ve İngilizlerin o bölgeyi işgal etmesine yol açacak gelişmeleri engellemek için zemin oluştursun istediğini mi anlatayım? Ya da 40.000 altının bir keseye sığamayacağını, neredeyse o zamanki bir Osmanlı lirasının 2.800 kg tuttuğunu; bu ağırlığı ancak 60 kiloluk cüssesiyle Vahdettin’in kaldıracak pazı gücü olmadığından mı söz edeyim?

Ya Mustafa Kemal Atatürk’ün Vahdettin’e “ihanet” ettiğine ve onu kandırdığına dair saçma iddiaların doğru olmadığını, tam tersine milli mücadeleyi baltalamak için, “Heyet-i Nasiha” adıyla kurullar oluşturup, “Aman ha! Gelenler bizim konuklarımız, onlara karşı silah kullanmayın!” dediğini… Daha da öte, ulusal direnişe yönelenlerin dinen katledilmelerinin vacip olduğuna ilişkin Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin fetva ve Sultan Vahdettin’in fermanlarından mı?

Yok yok!

Bunlar deli saçması…

Ne iler yanı var, ne tutar!

19 Mayıs 1919 günü; ne Sultan ve Halife’nin gizli gündemi ne de onun açık-seçik öngörüsü ile ortaya çıkmış değildir. O tarihte, ulusta zaten, onca zulme, haksızlıklara, işgallerin yüz kızartıcı rezilliklerine karşı, ulusun kendi öz benliğinden kaynaklanan bir direniş istenci ortaya çıkmıştı. Adana’ya, Urfa’ya, Antep’e; Maraş’a ve oradaki Türkler’in onurlu direnişine bakın; Ali Çetinkaya’nın Ayavalık direnişine; 15 Mayıs 1919 günü, İzmir’de 2.000 masum insanın bir günde koyun boğazlanır gibi boğazlanmasından sonra, ırzına geçilen Türk kadınlarının, o utançla yaşamamak için, örneğin Menderes’te boş haneler içinde kendilerini ateşe verip yakışının tarihini okuyun!

O zilletle, utançla Türk hiç yaşar mı?

Onun kutsalına “namahrem eli” dokunduğunda, Türk yaşasa ne yaşamasa ne?

İşte Mustafa Kemal Atatürk, ulusunun bu en keskin yazgı anında; onun kendi içinden gelen bağımsızlık hareketine öncülük etmek, onu örgütlemek; Anadolu’nun ve Doğu Trakya’nın dört bir yanında göz göz yanmakta olan ateş böceklerinden, büyük bir volkan yaratmak için Samsun’a keskin öngörüsü ile hareket etti. O Samsun’a hareket ettiğinde; artık Sultan ve Halife’nin, onun hükümetlerinin bir anlamı kalmadığını, Osmanlı Devleti’nin tarihsel ömrünü tamamladığını; ancak ulusun gücüne dayanarak ve onunla birlikte yeni bir devlet kurularak, ulus yaşatmanın olanaklı olduğunu düşünmekteydi.

Evet; emperyalizm buna göz yummayacak; bütün gücüyle onun üzerine gelecekti. Ancak ulus, namusu kirletilmiş; onuru ayaklar altında çiğnenmiş biçimde yaşayacaksa, yok olsun, ölsün! Daha iyi değil mi? Ama o ulus, ölümü göze alıp, bağımsızlığı için savaşırsa, bunu göze alabilmişse, o şahlanan volkanın karşısında hangi güç durabilirdi ki?

Boşuna mı demişti Büyük Gazi:

“Ya İstiklal, Ya Ölüm!” diye…

Anladınız mı beyler!

Büyüklük budur…

Bağımsızlık ve özgürlük için, ulusça ölümün üzerine yürüyebilmektir…

“19 Mayıs 1919” günü, bu bağımsızlık ateşinin harlandığı, ulusun üzerindeki küllerin savrulup, kor halinde o ateşin ortaya çıktığı gündür…

Yoksa gidip ondan bundan yardım dilenmek; karşısında boyun eğmek, onun bunun sözü üzerinden gidip; bunu da “politika” sanmak; “sıfır sorun” deyip, bütün politik yöntemleri ters yüz etmek değil!

Atatürk’e laf söyleyenlere son sözüm:

İnsan ya bağımsızlıkçıdır, ya işbirlikçi…

Atatürk, tam bağımsızlıkçıdır…

Vicdan varsa az; insanın yüzü kızarır, yüzü…

Tabi ki; kızaracak yüz yoksa bakın suratınıza; yüz yerine ya “kösele” göreceksiniz, ya Amerikan yapımı “muşamba”…

Paylaş

İlgili haberler

Yorum yaz

Yenisöke Gazetesi © 2015 | Her hakkı saklıdır.
Bu sitede yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Şafak Ofset Mat. Gaz. LTD ŞTİ'ye aittir.
İçerik hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kullanılamaz.