Tefekkür : Fikir - Tefekkür - Mütefekkir

İnsan, bir takım özellikleriyle donanımlı olarak dünyaya gelir. Fıtratına kodlanan o özellikler, doğal yapısıyla uyumlu bir bağlamla gelişmeye müsait bir potansiyel oluşturur. Bu durumla insan bebeklik, çocukluk, ergenlik-gençlik ve olgunlaşmaya yönelik süreçlerden geçer, kimliğini ve kişiliğini kazanır. İnsan genlerine kodlanmış o özellikler çerçevesindeki yaşam sürecini, içinde olduğu ortama, şartlara, imkânlara ve fırsatlara olan ilgi ve alâkasıyla, hareket kabiliyetini, çabası nispetinde geliştirir. Yaşamını oturtacağı alanı seçer, bilgisini ve fikrini bu alanda temellendirir. Her insanın genlerinde bu potansiyel var, bu potansiyelin kapasitesini genişletmek, bilgi ve becerileriyle tahkim edip güçlendirmek olayın teorik aşamasını tamamlar. Sonra bu donanımla, ileriye yönelik yaşamının pratik dönemine geçer. Bu süreci teoriyle beraber pratiği birlikte dengeli bir şekilde götürmek olayın ideal olanıdır. İnsan, bunların hepsine yatkın genetik bir yapıya müsait olarak yaratılmıştır. Bu özelliği iledir ki, diğer canlılardan ayrılır. Dolayısıyla her yaratığın bir genetik yapısı vardır ve birde anlamı ve amacı vardır. Her yaratıkta, genlerine kodlanmış o anlam ve amacına yönelik yaşamını sürdürür. İşte bundan dolayıdır ki kâinatta bir düzen, intizam ve denge vardır. Bunların hiç birisi de diğerinden ve birbirinden kopuk, ilgisiz ve başıboş değildir. Hepsi birbiriyle irtibatlı genetik yapısına ve özüne kodlanmış yazılımına yönelik bir çerçevede hareket eder. Öyle ki, kâinatta neye ve nereye bakarsanız bakınız bu itaatkâr ahengi görürsünüz.

   Bu âlemin içinde insanın konumu farklıdır, aklı ve iradesiyle diğer maddi varlıklardan ayrılır. Genetiğine kodlanan bu ayrıcalık, onu diğer yaratıklardan koparmaz, onlarla şuurlu bir ilişki içinde yardımlaşma ve dayanışmayı sürdürür. Bu ortamda insanın aklı ve iradesi en büyük rol sahibidir. Başıboş olmadığının beyanının idrakiyle nesneleri ve olayları tanır, onlarla olan birlikteliğini değerlendirmeye çalışır. Bu noktada fıtratıyla ilişkili olan kâinat kanunlarının keşfi mükâşefesine yönelir. Kâinatın hâlikî ve hakimi Yüce Allah ona bir rehber gönderir ve onun eline de bir kılavuz verir. O rehber, Nebi-Rasullerdir, kılavuz da Kur’an-ı Kerimdir. Bu rehber ve kılavuzdan nasipdar olmayan hiçbir insan yoktur, farkına varsın veya varmasın bu böyledir, çünkü Kur’an bütün insanlığın kitabıdır. Temelde bu gerçek asla değişmez, ama insanlar bu gerçeği heva ve hevesleriyle kendi adlarına bulanıklaştırmış ve anlaşılmasını zorlaştırmaya çalışmıştır ve bu çelişkili yaşamını sürdürmektedir. İnsanlık, Kur’an-ın kâinat çapında bir rehber kitap olduğunu, içinde her yaratığa yönelik işaretler bulunduğunu ve bunları keşfe ve mükâşefeye yönelik olduğunu anlamamış ve anlamakta istemiyor. Sebebi hikmetine gelince, insan sorumluluktan kaçıyor, başıboş yaşamak istiyor ve kendisine verilenlerin hesabını vermek istemiyor. Bu yaşamını kendince geliştirdiği bir takım teori, varsayım ve tesadüflere dayandırarak meşruluk kazandırmaya çalışıyor. Böyle yapmakla ancak kendisini oyalıyor ve aldatıyor, yarın ahirette gerçeği görecek ve anlayacaktır.

   Şimdi bu noktadan hareketle bir fikir sahibi olduğunu iddia edenlere fikirlerini sorgulamayı öneriyorum. Bunun için de tefekküre davet ediyorum. Şöyle, her gün ve her an gözünün önünde olan ve göre göre alışkanlık haline gelen şeylere fikri-tefekkürüyle bir bakmalıdır! Örneğin, ellerine bir baksınlar, parmaklarına, tırnaklarına, derisine ve parmaklarının şekline ve eklemlerine ve hareket kabiliyetlerine, damarlarındaki kanın hareket hâline ve sinirlerin beyinle olan her anki irtibat durumuna baksınlar! Düşünsünler, tefekkür etsinler, bunların oluşumunda kendilerinin herhangi bir dahili, tavsiye ve teklifi var mı, olmuş mudur? Görevlerini ve yerlerini değiştirebiliyorlar mı? Meselâ, kocaman devasa bir dut ağacı düşünün, ufacık-minicik bir çekirdeği var, parmaklarının arasında tutmakta insan zorlanıyor. Düşünün, bu çekirdeğin içine, DNA’sına o dut ağacının özelliklerini bütün ayrıntılarına kadar yazıp kaydeden ve hayatiyet veren biri var!  O, ulu dut ağacını, o minnacık çekirdekten nasıl bu azamete ulaştırmış? Bu, insana ana rahminde kendi oluşumunu hatırlatmıyor mu? İnsan, bunlardan esinlenerek birçok çalışma ve çabalar sonucunda icat ettiği teknolojik ürünlerden olan disk, çip ve yapay zekâ gibi ürünleri ve âletleri kendine mâl ediyor. Oysa o âlet, kendisi kendi-kendine, kendisi gibi bir başka âlet yapamıyor. Ama, insan bu benim icadımdır diyor ve sahipleniyor. Lâkin, insandan daha mahir olan ve insanın yapamadığını yapan biri var! Meselâ, o dut çekirdeği mucidini yok saymak, hangi akla hizmettir? Neyse, fikir, tefekkürsüz, tefekkürde mütefekkirsiz olmaz, yoksa insican bozulur. İnsan olan insana, bu gerçeklerin ışığında inkârla zevale uğramak yakışmaz. Kendi kendini bile bile zarara uğratana da acınmaz. Hoşça kalınız.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder

# Allah

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?