Nüktedan : İnsanların Kur'an'la Olan Alakaları

   Yüce Allah yarattığı hiç bir şeyi başıboş bırakmamış, neye amaçladı ise ona göre onu programlayıp yaratmış ve varlık noktasında taktir ettiği yere koymuştur. Kâinat olduğu gibi böyle yaratılmış bir varlıklar âlemidir. Bu âlemin içinde meydana gelen oluşumlar, değişimler, dönüşümler ve gelişimler hepsi bir hesap, kitap, plan, program ve bir proje çerçevesinde, kontrollü ve yönetimli olarak varlığı belirlenen bir sürece göre devam ederler. Bu konuda, insanların bilgisi sınırlıdır, ama sınır neresidir bilmiyoruz. Bilgi depolama merkezimiz beynimizdir ve kâinata yöneliktir, ne kadar çok bilgi edinirsek beynimiz o kadar çok verimli çalışır, düşünce ve tefekkür ufkumuz genişler, merakımız artar ve yaşama şevkimiz devam eder. Cenabı Hak, böyle bir kapasitede yarattığı insan veya insanlığı diyelim, kapasitesine yönelik bir yaşam şekli belirlemiş. Var edildiği bu yaşam şeklinin içinde, hareket kabiliyetini kendi yararına yönelik sürdürmesi için eline yazılı bir metinden müteşekkil bir kitap vermiş. Bu kitap, insanlığın ilk hâlinden son hâline (Son saate) kadar, buna âlimlerimiz Kıyamet kopasıya kadar demiş hükmü baki olan bir yaşam rehberidir. Bu kitaba yaşamımızın kılavuzu da diyebiliriz. Bu kitap biz insanlığa, içimizden Allah’ın tayin ettiği (atadığı) beşer soyundan bir insana verdiği Risalet görevi sorumluluğu ile ulaştırılmıştır. Bu kitap aynı zamanda biz insanlığın Din Kitabıdır. Bütün her şeyimizi kuşatma muhteviyatıyla, ihtiyacımız olan her şey o kitapta var, o kitapla ilk Risalet görevine başlayan Hz. Âdem, ümmetine Nebilik ve Rasullük yapmış ve ondan sonra gelenlerde o Kitabın Hükmü--Ahkâmını uygulayarak süreçlerini tamamlamışlardır. Şimdi elimizde o kitap var, ama Nebi-Rasûl yok, onlar görevlerini tamamladılar. Çünkü, Nebi-Rasûller bu dünyaya belirli bir zaman süreci içinde bir insan türü olarak yaşayıp, hemcinsleri gibi öldüler. Ama Allah’ın kanunları, hüküm ve kararları sonsuzdur, onlar ölmez bakidir. İşte Kur’an-ı Kerim de böyle Allah’ın indinde kanunlar manzumesi bir kitaptır. Biz insanlar bu kitabı okumak, anlamak ve yaşamakla yükümlüyüz. Bu kitaptaki hükümleri buyuran Allah’tır, insanlara duyurup tebliğ eden de Nebi-Rasûllerdir. Dolayısıyla, Kur’an tebliğ edilmiş ve bütün insanlığa duyurulmuştur. Her insan bu duyuruya muhataptır, hiç biri diğerinden ne eksik, ne fazla bu konuda yetki ve hak sahibidir. Her insan kişisel olarak aynı sorumlulukla yükümlüdür.                                                                                           

   Bu noktadan hareketle ilk insanlığa Nebi-Resul atanan Hz. Âdeme bakacağız. Tabi, Kur’an da anlatıldığı ayetler üzerinden, dışarıdan rivayetler karıştırmadan, tahrif edilmiş Tevrat ve İncil’den alıntılar yapılmadan ve başka din, inanç, anlayış ve kültürlerden ek, ilâve, bidat ve hurafeler katmadan, yani Kur’an dışına çıkmadan araştırmamızı ve anladıklarımızı ifade etmeye çalışacağız. Zamanımızda ve daha önce bu konuda okuyup araştırma yapan, yazan-çizen, düşünen, ve bunları paylaşanlar çok olmuş. Daha önce de kaydettiğimiz gibi bu alanda muazzam bir müktesebat oluşturulmuş. Kur’an adına oluşturulan bu müktesebatın muhteviyatına ve münderecatına baktığımız zaman, ayrıntılarına girmeden bile anlaşılıyor, ağırlık ve yoğunluk Arap’ın örf-âdet ve ananelerini oluşturan kültürü üzerine bina edildiği. Oysa, Yüce Allah âlemşumül bir kitap göndermiştir. Hükümleri bütün insanlığı ve yeri, göğü kapsayıcı bir muhtevadadır. Ama Arap ve Arap’ı kutsayıcı zihniyet kendilerinin oluşturduğu çemberin içinden dünyaya bakmış ve kendisini de merkeze alıp Kur’an’la bütünleştirip insanlığa servis etmiştir. Elbette, Kur’an bu dar çerçevenin ve zihniyetin üstünde ve yüceliğinde bir kudrette bütün insanlığa bir rehberdir ve kılavuzdur. Bu nedenle, Kur’an-a bu inanç, bu düşünce ve bu ufki derinlikte ve yücelikte bakmak, anlamak ve ona uymak gerekmektedir. Yoksa Kur’an-ın anlam yüceliğini ve insanlığın hayatını bütünüyle kapsayan bütünlüğünü idrak edememiş oluruz. Kur’an-ı esbâbı nüzul ve rivayetlere mahkûm edenler, Kur’an-ın noktalanması, harekelenmesi ve bu ameliye üzerinden kıraatler oluşturulması İslâm âlemine örneklik yapmasına vesile olmuş. Esas alınan bu nüsha böyle kalmamış, ayetlere bölünmüş, ayetlerin üzerlerine secaventler konulmuş, lâfızlar/kelimeler arasında durulacak ve durulmayacak belirlemeler işaretlenmiş. İlk zamanlar Kur’an üzerinde bu tasarruflar genelde kabul edilmemiş, çok karşı çıkanlar olmuş. Başta Mezhep İmamları, ama devlet yöneticileri bu imamlara baskılar yapmış, işkenceler etmiş ve yapılan işkencelerden ölümlerine sebep olunmuş imamlar vardır. Bu durumun aksine davranan birçok âlim ve ulemada olmuştur. Dünya menfaati için uydurdukları Hadislerle, Kur’an-ın bazı ayetlerinin neshine hüküm vermişler ve Kur’an-ı mehcur hâle getirmişlerdir. Furkan suresi ayet 30. Yani, Kur’an-ı kenara itmişler ve başvuru kaynağı yapmamışlar.

   Yaşayışını Kur’an-a göre düzenlemeyen, dolayısıyla sorunlarının ve problemlerinin çare ve çözümlerini Kur’an da arayıp bulmayan ve bu yolda olmayan İslâm âlemi sıkıntılardan kurtulamamıştır. Kur’an-ın asli-hüviyetinden uzaklaşıp başka kültür alanlarından kendilerine stratejiler ve cahiliyet dönemi kavmiyetçilik yaşamından alıntılarla devlet düzenleri tesis edip kurmuşlar. Rasulûllah üzerinden uydurulan binlerce Hadis külliyatı oluşturup, Kur’an-a ters düşen kural, kavram ve kaidelerle farklı kulvarlar da bir İslâm fıkhı-hukuku meydana getirmişler. Ama yine de anlaşamayıp aralarında fraksiyonlara ayrılmışlar. Hiçbiri diğeriyle ciddi ve samimi tam bir dostluk kuramamış ve ehli küfrün karşısında acze düşmüşler, bunun en hazin dönemini de şimdi yaşıyoruz desek sanırım yanlış olmaz. Âlim ve Ulema denilen kişiler de, kolaycılığa kaçmış, Kur’an-ın işaret ettiği temel meseleleri, Kur’an kendi içinde çözümlediği halde, âlimler bunlara ulaşmak için ciddi ve gayretli bir çalışma yapmadan başka dini kültürlerden iktibaslarla Kur’an tefsir ve meallerini doldurmuşlardır. Bu konuda, özellikle İsrailiyat ön sırada geliyor. Evet, konunun en önemlisi Nebi-Rasulümüze inzal olan/ulaştırılan harekesiz, noktasız 18 işaret şeklinden müteşekkil Kur’an-ı esas alıp, onun üzerinde bir çalışma yapmamışlar. Bu konuda kuşkusu ve tereddüdü olanlar, ilk müfessir kabul edilen Mukatil bin Süleyman’ın tefsirinden başlayıp dünyaca meşhur olmuş müfessirlerden, Kurtûbi, Zemahşeri, Fahrettin Razi, Muhammed Taberi ve İbni Kesir’in tefsirlerine baksınlar. Bunlar ilk müfessirler, elbette daha pek çok müfessir var, rivayet adına, dirayet adına, bilimsellik, tarikat ve tasavvufilik, evrensel ve tarihsellik adına yazılanlar, zamanımızdakiler de bunlara dahildir, pek azı müstesna olmak kaydı ile. Kur’an-ın dışına çıkıp, destek aramayan, nüzul ve rivayetlerden yardım almayan bir meal ve tefsir yazarı bulamazsınız. Son zamanlar bazı kıpırdanışlar ve arayışlar başladı, lâkin onların da bazıları nedense bir türlü dışa bağımlılıktan kurtulamıyor. Birde bu alanda çalışma yapanlar bir araya gelip birliktelik de oluşturamıyorlar. Hani? İslâm dininin üçüncü temel şartı İcmâi Ümmet’ti? LEBİD

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nüktedan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?