NÜKTEDAN: KURAN’IN ASLI ÜZERİNDEN BİR MEAL (23)

Mekke KUR’AN halkı Kur’an-ı ve Hz. Muhammed’in Rasullüğünü kabul etmeden önce, kendilerine göre bir site devleti tarzında bir yönetimleri var. Şehir, dünya ticaret yolu üstünde, kervanların geçiş ve eğlenip alış-veriş yaptığı yer. Bir de dünyanın ilk mabedinin olduğu yer, insanlığın kıblesi ve hac için toplandığı Tevhid’in merkezi. Dünyada ilk ve son Kutsal mekân, İlk Rasul Hz. Adem’in yaptığı ilk ibadethane. Hz. Nuh tufanında yıkılıp hasara uğruyor. Sonra, Allah’ın Rasulü Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail ile, Allah’ın emriyle Kâbe’yi temellerinin üzerine inşa edip düzenliyorlar ve yine Allah’ın emriyle insanlığı oraya Kâbe’ye ziyarete davet ediyorlar. Bu hususta Kur’an da Bakara, İbrahim ve Hac surelerinde yeterli bilgi, belge ve deliller vardır. İşte Mekke bu açıdan da önem arz eden bir yerdir. Dolayısıyla burada, bu şehrin yönetim, denetim ve düzeninden sorumlu, itibarlı, zengin ve otorite sahibi kişiler vardı. Bunlar bu işleri kendi kanun ve kurallarına göre yaparlardı. Bir takım belirli kabile reisleri aşiret kafasıyla bu yöneticiliklerini bu yolla elde ettikleri servetlerini kimseyle paylaşmaz ve sadece kendilerinin hakkı olduğunu iddia eder ve ona inanırlardı. Onlara bu hak ve imtiyazları Allah’ın verdiğini söylerler ve herkes kaderine razı olsun inancındaydılar. Bu asabiyetlerinden ötürü Kur’an-a karşı ve Rasulûllaha düşman idiler. İşte, köklerindeki bu uzantıyı ıslah edemeyen Kureyş halkı ve onların içinde en kavmiyetçi olan Ümeyye Oğulları ve yandaşları Rasulûllahın vefatından sonra Hilâfet Kureyşlilere yakışır ve bu hak onlarındır deyip, eski asabiyetlerine dönüşe başlamışlardır. Ümeyye Oğullarından Halife Mervan bir Hakem’e kadar önce için-için, sonra açıktan hep mücadele etmişler, savaşlar yapılmış, oluk oluk kanlar akıtılmış ve bu hanedan zaferi kazanmış. Ama, yerlerini sağlamlaştırmak için çok önemli bir merhale var, o mutlaka aşılmalıdır. Buraya kadar gelmekte en büyük etken ve en önemli güç Kur’an-ı kerim, bir takım inanç, düşünce ve amaçlar Kur’an’la desteklenmelidir. Bunu da Kur’an-ın aslı üzerinden bir noktalama ve harekelemeler yapıp Arapça bir meal hazırlamışlar ve bunu birçok beldelere göndermişler. 

    Arap kendisini kutsayan bir zihniyet oluşturmuştur. Dolayısıyla kendilerini asil bir millet, diğer insanlara da Mevali demişler, yani Arap olmayanlar demektir. Bu zihniyet Arap Uleması arasında tartışılsa da, yönetim ve elit tabaka bu konuda kendi asabiyetlerini koruyucu olmuştur. Arabın dışında İslâmı kabul edenler, Rasulûllahın Arapların içinden çıkması dolayısıyla, Arapta bu hususiyeti kendileri için bir avantaj gördüklerinden, kendilerine aşırı saygı gösteren, örf ve adetlerini dini bir kisve inancıyla taklit edenlere gerçeği söylememiştir. Dolayısıyla Arabın kültürünü dîni kurallar olarak benimseyenler ve hâlen onları taklit etmeyi dini bir görev olarak kabul etmektedirler. Bu zihniyeti, anlayışı ve bir ibadet gibi uygulayışı, Kur’an-a yapılan ilk meal kaynak olmuştur. Ayetlerin anlaşılmasına, kolay öğrenilerek yaygınlaşmasına Kur’a-ın aslına yapılan Haccac Yusuf es Sakafi emrindeki Ebul Esved ed Düeli ve harekelemeyi yapanlar Nasf İbnü Asım ve Basralı İbnü Ma’mer öncülük etmişler. Onlardan sonra da bu alanda çalışmalar olmuş ve birçok farklı okumalar Kıraatlar oluşturmuşlar. Meselâ, şimdi bizim elimizdeki Kur’an-ı Kerim Asım Kıraati üzerine olduğu ifade ediliyor. Eski Diyanet İşleri Başkanlarından Sayın Tayyar Altıkulaç ifade etmişti. 1980’lerde olsa gerek “Yüzbin Kur’an bastırmış hac vakti Suudi Arabistan da dağıtmak için, Suudlar onların kıraatinden olmadığı için bizim mushafları kabul etmemiş ve ülkelerine sokulmasına izin vermemişlerdi” dedi. Şimdi varın siz bütün İslâm ülkelerini düşünün, çünkü 20 dolayında kıraat şekli olduğu Siyer ve Kur’an tarihlerinde bahsediliyor. Örneğin İbni Kesir’in ülkemizde de basılan 16 ciltlik Kur’an tefsirine de bakılabilir. O, Kurtubi, Zamahşeri, Ebu Bekir er Razi, Muhammed Taberi ve Mukatil bin Süleyman’a kadar. Çünkü ilk yazılan ve en eski tefsirin bu olduğu Kur’an tarihçilerinde geçiyor.

Neyse, biz yine Kur’an-ın yapılan ilk mealine dönelim. O meal İslâm âleminde odak nokta olarak kabul edilmiş. O mealin üzerinden yapılan mealler, o meali kutsatmıştır ve belki binlerce meal o temel alınarak yapılmış ve hâlen de yapılmaktadır. Yani, mealin-mealleriyle Kur’an anlaşılmaya çalışılmış ve çalışılmaktadır. Son zaman bu ortam araştırılmaya başlanmıştır. Kur’an noktalanıp, harekelendirildikten sonra, ortaya çıkan kıraat farklılıkları, rivayetlere ve sebebi nüzullere yol açmış. Arabın birçok örf ve âdetleri, Kur’an-ın ayetleriyle irtibatlandırılıp bir takım fıkhi kurallar oluşturulmuş. Zıhar, kölelik ve cariyelik gibi. Erkek egemen, kadın ikinci sınıf, hatta erkeğin tahakkümü altında bir emir-eri. Yani, daha önce cehalet dönemi baskısı kurallaştırılmış. Kaderci inanış yeniden hortlatılıp, Yüce Allah’ın bir ölçü, miktar ve mikyas ve kıstas olduğunu bildirdiği bir kavramı, insanlar Kadere dönüştürmüş ve şöyle tanımlamışlar. Kader, insanın ezelde taktir edilmiş bir yaşam haritası olarak boynuna geçirilmiş ve kişinin alnına yazılmış istikbalde yaşayacaklarıdır. İşte, Allah’ın taktir ettiği Kader böyle hedefinden saptırılmıştır. Yüce Allah Kur’an da Bakara suresi 177’nci ayetle Nisa suresi 136 ‘ncı ayetle, iman kurallarını açıkça ifade etmektedir ve temel ilkelerini koymuştur. Ama, Kaderciler bunlarla tatmin olmuyorlar ve iman esaslarına bir madde eklemişler. “Kader, hayır ve şerrin Allah’ın taktiri ve yaratmasıyla olduğuna inanmak” demişler. Allah, kimseye yaşamasını mecbur kıldığı bir taktir emretmemiştir. Kur’an da hiçbir yerde böyle bir ifade yoktur. Burada, Allah her şeyi bilmez mi vurgusuyla, kaderi dayatan bir zihniyet, Allah’ın demediğini dedirten bir üslûp terbiyesizliği kullanıyor demektir. Elbette, Allah her şeyi bilir ve istediğini, istediği gibi yapmak kudreti ve iradesine de sahiptir. Ama, Kur’an da bu inancı destekleyen bir ifade kullanmamıştır. Sonra, Allah hiçbir yerde ilkesiz hareket etmemiş, her yarattığı ve yaptığı işi bir ilkeye göre yapmış ve yaratmış ve yapıp, yaratmaktadır. O nedenle olayları saptırıp, demogoji yapmaya gerek yoktur. Evet, o mâlûm zihniyet buralarda bulamadıkları dayanağı Rasulûllaha atfederek, onun hadisi şeriflerine sığınıyorlar ve Cebrail Hadisi diye imani konuyu kitaplarında yazmışlardır. Yani, Kur’an-ı-Kur’an’la anlama yolunu hadis ve esbabı nuzül rivayetleriyle tıkamışlar. Daha sonra müctehit, müceddit, gavs ve kutuplar gibi bir takım, kendilerince özel addettikleri kişileri de öne çıkarıp, içinden çıkılmaz bir müktesebat oluşturup Kur’an bu müktesebatın içinde gizlenmiş ve “Mehcur” kalmıştır. 

                                   LEBİD                                                                                                                                                                                                                                                               

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nüktedan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?