Cuma sohbeti- GERÇEK HAYATTAN BİR HİKÂYE

Devam-    Cuma namazından sonra camiden çıktığımda, Muhtar ve köyün ileri gelenleri caminin avlusunda bekleşiyorlardı. Beni görünce Muhtar, Hafız gel bakalım dedi.  Biz şimdi Köy Odasında senin meseleni konuşacağız. Sende gel düşünceni ve niyetini söylersin, ne aylık istiyorsun bir karara bağlayalım deyince, ben; benim bir belirlediğim talebim yok, onu siz taktir edersiniz. Bu konuda ben birşey bilmiyorum, siz ne taktir ederseniz ona razıyım dedim. Israrlarını da kabul etmedim, caminin ihtiyaçları ile ilgili hazırladığım listeyi Muhtara verdim ve toplantıya da gitmedim. Yola çıkıp aşağı kahveye doğru yürüdüm, yolda dikilip bana bakan ve beni beklediğini tahmin ettiğim kişi yanıma gelince, kolumdan tuttu beni öğle yemeğine davet etti. Ben, namazdan önce yemeğimi yedim deyince, gel hele birer kahve içeriz dedi. Artık bu daveti geri çeviremedim ve adının Altılı Mehmet olduğunu söyleyen amca ile evine doğru yöneldik. Yolda yürürken Mehmet amca, iki oğlu olduğunu söyledi. Birinin de Üniversite de okuduğunu ve diğer oğlumda bana işlerimde yardım ediyor dedikten sonra, köyde kimsesi olmayan Emin Hoca diye biri olduğunu, bu Hocanın bir zaman köyde imamlıkta yaptığını, ama sonra bıraktığını ve kendisinin bile başka köylere Cuma namazına gittiğini söyledi. Bu esnada eve gelip içeri girdik, sofra hazır, ben karnım tok olduğu için oturmak istemedim. Ama, Mehmet amca ve eşi, sofranın hatırı var, birkaç yudum alacaksın dediler. Tam sofraya oturuyordum kızlarıymış geldi, hoş geldiniz deyip elimi öptü, biraz tuhafıma gitti, çünkü biz muhacirlerde genç kızlar aileden olmayan genç erkeklerin ellerini öpmezler. Demek ki buralarda köylerde âdet böyle dedim içimden ve hiç yaldırgamadan, hoş bulduk deyip sofraya oturdum. Yemeklerden hatır için birer, ikişer kaşık alıp ev sahiplerinin gönüllerini hoş ettim. Sonrada üstüne kahvelerimizi içip birazda sohbet ettik, kendimi tanıttım ve izin istedim. Mehmet amca ve eşi yemeğin gelmediğinde aç durma bize gel deyip tembihte bulundular. Bende teşekkür edip, müsadenizle deyip evden ayrıldım. Aşağı kahvelere indim, Muhtar, seni arıyorum nerdesin, söyleceklerim var dedi ve köy kahvesinin dış tarafına bir kenara oturduk. Bana 250 lira aylık vereceklerini ve caminin de ihtiyaçlarını en yakın zamanda Tire’ye gidip tedarik edeceklerini söyledi ve benim bir ihtiyacım olup-olmadığını sorduktan sonra paran var mı dedi ve daha cevap vermeye fırsat tanımadan şimdilik şu elli lirayı al ve ihtiyacın olduğunda da hiç çekinmeden iste deyip ben ovaya gidiyorum dedi-gitti.

Ben, buraya gelirken ve geldikten sonra bildiğim ve anladığım kadarıyla görevimi yapıyorum. Ama, ben içinde bulunduğum duygularla, kurduğum hayaller ve yaşadığım gerçeklerle izahını yapamadığım bir hayat yaşıyorum. Buraya neden geldiğim belli, şehirde bunalmış, müthiş bir sıkıntı içindeydim. Ne şehrin yaşam ortamını ve ne de köyün yaşam ortamını sevmiyordum. Kendimce bir şeyler arıyordum, lâkin ne arıyordum bilmiyor, ama beni huzura kavuşturacak ve mutlu edecek bir şey olmalı diyordum. Ancak, nerede ve nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. Köyden getirdiğim Kur’an-ı Kerimi çok okuyorum, getirdiğim birkaç kitap vardı onları okuyorum tatmin olamıyor, ancak biraz teselli buluyorum o kadar. Bazen köy için çalışıyorum, yolları temizliyor, taşları arıtıyor, eşek üstünde giderken insanın ağzına, burnuna ve gözlerine giren hayıtları kesip yolu açıyorum, yıkılan dökülen yerleri tamir ediyor ve onarıyorum. Ama, aradığımı bulmakta bir adım ileri atmış olarak kendimi hissetmiyorum. Köyün gençleri, hocam senin orda toplanalım dini sohbetler yaparız, bize dinimizi öğretirsin dediler. İçlerinde Muzaffer adında biri var uyanık bir delikanlı, Cuma akşamı senin oradayız Hocam, akşam yatsıdan sonra bizi bekle dedi. Bende gündüz çevreden topladığım odunları Hoca evine yığdım, camiden kilimler getirdim ve hazırlığımı yaptım. Çocukluğumda köyde camimizin imamı Yakup Hocadan öğrendiklerimi bende onlara öğretirim dedim ve Âmentü Şerhi kitabını da yanıma alıp Hoca evine çıktım, ocağa ateşi yakıp harladım ve gençler çok bekletmeden geldiler. Muzaffer adlı delikanlı evin içine bir göz gezdirip, bana döndü; Hocam, burası hiçte sağlıklı bir yer değil, her taraf ıslak, rutubet ve küf kokuyor, burada yatmıyorsundur umarım dedi. Ben ne diyeceğimi düşünürken, burada yatılmaz, yarın bu işi halledelim. Köy odası var buradan daha sağlıklı, sen orada yat, zararı yok biz burada yatsıdan sonra toplanalım ders görüp sohbet edelim. Ben yarın bir eşek yükü odun getireyim, diğer arkadaşlara da söylerim onlarda getirirler, orada olanlar bizde getiririz dediler.

Hava soğumaya başlamıştı, ocağın içinde yanan ateşin çevresine dizildik. Ben, arkadaşlar! Önce bir tanışalım birbirimizin adını olsun bilelim ve sonra dersimize girelim dedim ve kendimi tanıttım, arkadaşlar da kendilerini tanıttılar ve ben söze başladım. İlk İmamlık veya Hocalığa burada başlayıp, ilk defa ders veriyorum, çok bilgili değilim bu işin eğitimini almadım. Bunu bir ders gibi değilde bir sohbet şeklinde düşünün dedim. Bende sizin gibi köyde camide Köy İmamından dini ders alıp Kur’an okumasını öğrendim. Aydın’da Diyanetin Merkez Kuran Kurs’unda ise, hafızlık okudum, Kur’an-ı ezberlemeye çalıştım, başka bir şey öğretmediler ve tabi bizde bir şey öğrenmdik. 1960 - 27 Mayıs Darbesinde  o kurstan ayrıldım. Birçok sıkıntı, sefalet ve maceradan sonra askere gidip-geldim ve bir zaman sonra da Hasan Çavuşlar köyüne Ramazan Hocalığına başladım ve işte karşınızdayım. Bu, hakkımdaki kısa bilgiyi sessizce dinleyen gençler, Hocam sende çok hikaye var, umarım bize de anlatırsın. Ben, konuşmalarından bunu sezinledim dedi Muzaffer. Evet, sende çok zekisin Muzaffer, neyse biz bugün derse bir giriş yapalım. Euzü besmele çekip, arkadaşlar! Din Allah’ın kanunudur; ilk maddesi iman bilinci, ikincisi de amel yapmak. Yani, imanın şartlarını öğrenip, iman edeceğiz, sonra amel edeceğiz. Derslerimiz bu iki konu üzerinde olacak ve devam edecektir. Şimdi euzü besmele ile Sübhaneke’den başlayalım dedim ve Euzübillâhi mineşşeytanirracim Bismillâhirrahmanirrahim deyip Sübhanekeyi okudum ve sonrada arkadaşlarla beraber 8-10 sefer okuduk. Şimdi tek başına bunu okuyabilecek arkadaşlar varmı dedim. Bazı ufak-tefek yanlışlarla hepsi okumaya çalıştı. Sormak istedikleriniz varsa bir-iki tanede soru alalım, onlar üzerinde konuşup sohbetimize devam edelim dedim. Muzaffer hemen atıldı, Hocam cin-şeytan diye bir şey varmı dedi, var ama halkın anlattıkları gibi değil. Onlarla, bizim aramızda bir sınır var, ne onlar ve ne de biz o sınırı aşabiliriz. Onları gördüğünü hikaye  edip söyleyenler atıyorlar. Onlar ve bizler ayrı dünyaların varlıklarıyız, ilerde üzerlerinde daha ayrıntılı konuşuruz dedim. İkinci soruyu da İbrahim sordu. Hocam, gusül abdestini anlatırmısın dedi. Evet dedim ve önce ağzına su alıp çalkalar yıkarsın sonra burnuna su çeker yıkarsın ve sonra da baştan ayağına kadar bütün vucudunu kuru yer kalmadan yıkarsın. Yarın akşam inşallah çeşmede normal abdest alıp derse başlarız şimdi isterseniz dağılabiliriz dedim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?