Cuma Sohbeti: YAŞANAN GERÇEK BİR HİKÂYE

Öğleden sonra aşağı kahvelere indiğimde dikkatimi çeken bir önemli hareketlilik daha oldu. Köyde bir ilkokul var hemen kahvelere 200 metre uzaklıkta, dağın biraz yamacında öğrencilerin konuşmaları ve bağırışmaları duyuluyor. Ama, öğretmenlerini göremiyorum ve sesini de duyamıyorum. Sadece bayrak merasimlerinde bir görünüp kayboluyor. Kahvelere çıkmıyor, camiye de gelmedi. Köylülere sordum, bilmiyoruz; toplum içine karışmıyor, cumartesi İstiklâl Marşı ve Bayrak Merasimi’nden sonra motoruna binip gidiyor, pazar günü akşam geliyor lojmanına giriyor, hemen-hemen köyden kimse ile konuşmuyor. Ama, görevini de hiç aksatmadan yapıyor bu nedenle ondan yana bir sıkıntımız yok dediler. Daha başka şeyler de söyleyenler oldu, eşi köye gelmiyormuş, sosyetikmiş, aralarında geçimsizlik varmış, falan-filan. Köye geldiğimden beri çok rahatsız olduğum, ama birşey diyemediğim. Oda, köylülerin birbirleri hakkında dedikodu etmeleri. Birbirlerini arkalarından çok çekiştiriyorlar. Hoşlanmadığım için bu tür konuşmalara itibar etmiyor ve dinlememeğe çalışıyorum. Zaman zaman da ikaz edip uyardıklarım oluyor, bu sefer de öyle yaptım ve bu konuda konuşmaya müdahale ettim. Öğretmen hakkında bu kadar bilgi yeter, izninizle ben camiye gidiyorum, öğle namazı vakti geliyor dedim ve yürüdüm. Biraz yürümüştüm ki, bekçi arkamdan Hafız! Hafız! diye seslendiğini duydum ve durdum. Bekçi, cebinden bir anahtar çıkarıp, bunu al, Köy Odası’nın anahtarı, Muhtar bundan sonra köy odasında kalmanı söyledi. Bak kendine göre ayarla, ben yemeğini de oraya getireceğim dedi ve gitti. Ben, merakla anahtarı alıp, daha önceden öğrendiğim Köy Odası’nın yolunu tuttum. Bu da benim için önemli bir gelişme, caminin içinde kalıp yatmayı sevmiyorum, mecburiyetten kalıp yatıyorum. Köy Odası, camiye yüz metre var yok, yerden bir metre yükseklikte, beş basamakla çıkılıyor, kapısını açıp içeri girdim oda ikiye ayrılmış bir masa iki sandalye ve duvara çakılı ufak bir dolap var. Masa ve diğer müştemilatlı yere beton dökülmüş, diğer oda tahta döşemeli, girişte solda bir tahta kanape ve üstünde bir pencere var o kadar. Yani, gerçekten bir oda 25 m2 dolayında, ama bana yeter. Köşede bir gaz lâmbası ve bir şişe gaz var, dolaba bakmadım, beni ilgilendirmediği için hiç açmadım. Durumu görüp, gerekenleri yapmak için şimdilik kapıyı kapadım ve camiye geldim. Ezan ve namazdan sonra camiden teneke leğeni, süpürgeyi, toprak destiyi ve biraz da bez alıp geldim. Odayı bir güzel süpürdüm, sildim temizledim, keza lâmbayı da hizmete hazırladım ve odayı güzelce bir havalandırdıktan sonra, camiden kilimler getirdim, tahta döşemeli yeri kilimlerle bir güzel zevkime göre döşedim. Sonra da, yataklarımı ve eşyalarımı getirdim, hepsini yerli-yerine yerleştirdim. Pencereye de, yatakların arasında bulduğum fazladan bir çarşafı da şimdilik idareten perde yaptım. Artık her şey tamam benim de bir evim var. Aslında eksiklerimin daha çok olduğunu zamanla öğreniyorum, ama şimdi en önemli eksiğim böyle bir barınma, yatıp-kalkma ve kendi başıma oturup dinlenme, rahatça kitap okuyabilme yeri idi. Handolsun Allah’ıma onu da verdi, o anda çok mutlu idim.

Bir hayli dinlendikten sonra ikindiye yakın odadan çıkıp kapıyı çekip kilitledim ve camiye indim. İçimdeki boşlukların sanki kıdım kıdım dolduğunu hissediyor gibi idim, ilersi için herhangi bir planım ve projem olmadığı için, çok ufak şeylerle bile mutlu oluyor ve seviniyor haldeydim. İkindi namazından sonra evime geldim! Köy odası da olsa, artık benim başımı sokacak ve kendi başıma girip, çıkacağım ve yatıp kalkacağım ve bol bol Kur’an okuyacağım bir mekânım vardı. Üstelik bir de odamda masa ve sandalyem de vardı, yemeğimi rahatça yiyeceğim, gerektiğinde de kitap okuyabileceğim. Ben bunları hayal ederken, Bekçi de gelip elinde tepsi ile kapıya dayandı. Kapıyı açıp elindeki tepsiyi aldım masaya koydum. O da içeri girmiş sağa sola bakıyor ve hafız her şeyi güzel düzenlemişsin, bravo sana tertipli adammışsın dedi. Teşekkür edip oturmasını söyledim, şimdi işim var başka zaman dedi, hoşça kal deyip gitti. Bende sandalyayı altıma çekip, masada sininin karşısına geçip zevk ve iştahla, huzur içinde  bir yemek yedim. Sonrada aşağı kahvelere indim, karşıda köy kahvesinin önünde oturan Muhtarı görüp yanına gittim. Selâm verip bir sandalyaya oturdum, bana Köy Odasını verdiği için teşekkür ettim. Ne yaptın yerleştin mi, var mı bir ihtiyacın dedi, yok dedim. Zaten kendi adıma hiçbir şey düşünemiyordum ki! Bulduğumla yetiniyor ve mutlu oluyorum. Yatsıdan sonra o üç beş genç arkadaş yine geldiler, dersi camide yaptık, Köy Odasına taşındığımı söyledim, sevinip onlar da mutlu oldular. Dersten sonra onları da götürüp gösterdim. Bu dersler çok devam etmedi, belki benim yetersizliğimden, çünkü onlara bir şeyler  anlatamıyordum. Amentü Şerhi diye bir kitabım vardı, onu okumakta aklıma gelmedi, yani ders faslı bitti. Ramazana da bir hafta kalmıştı, ama ben yine de boş durmadım. Devam edecek..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?