HAYATTAN GERÇEK BİR HİKAYE

Geçen haftadan devam

Mehmet emmi yaptığım çalışmanın bahçesi için iyi olmadığını, yağmur yağdığında benim yaptıklarımı ve bahçenin köşesini sel alıp götüreceğini söyledi ve yanımdan üzgün ayrıldı. Bende böyle bir şey olmayacağına inandığım için üzüldüm, moralim bozuldu. O ana kadar, yaptıklarımı görüp geçenlerin bana olan övgülerini, Mehmet emminin yergisi alıp götürdü. Ama, düşündüm kendimi topladım, bu gereksiz ve cahilâne tepki beni inandığım yararlı çalışmalarımdan vaz geçiremez dedim ve çalışmama devam ettim. Çünkü burası dere değil, tam aksine benim oraya yaptığım o çalışma orada kalıcı olacak ve oraya daha bir dayanıklılık getirecektir. Durumun ciddiyetini kavrayan Kara Mehmet’in bahçe duvarının karşısında Manav İsmail’in de bahçe duvarı var. Ben çalışırken yanıma geldi, görüyorum ki bu köy için çok çalışıyorsun, boşver o kadar yorma kendini. Senin yaptığın bu çalışmaları bu köylü taktir etmez. Yani, senin anlayacağın bunlara iyilik yaramaz dedi. Bende Manav İsmail’e, burada bu çalışmalarım, eksik, yanlış, hatalı olanları tamamlamak, düzeltmek içindir ve yapılması gerekli olanlardır. Birileri bu çalışmaları yapması icab eder, köylü taktir etse de, etmese de yapılmasında fayda var, bende bu faydalı şeyleri yapmak için buradayım, bir zaman gelip bunların yararının anlaşılacağına inanıyorum. Dolayısıyla bu tür çalışmalarımı orada kaldığım süre zarfında devam ettirdim. Kimsenin ileri-geri münasebetsiz, yerli ve yersiz sözlerine kulak asmadım. Bu çalışmaları zevkle yapıyordum ve kimseden bir menfaat beklemeden ve yaptıklarımı da hiçbir yerde de dile getirmeden sessiz, sakin devam ettirdim. Zaten boş vakitlerimde de kitap okuyor, köylünün kendi aralarından işleri ve ilişkileri ile ilgili sohbetlerine katılmıyor, çene dalaşı yapmıyordum.

Bir yatsı namazından sonra Altılının kahvede otururken, içerde bazı vatandaşların arada bir bana bakıp fısıldaştıkları dikkatimi çekti. Yanıma yakın İbrahim dayı var, sandalyemi ona doğru çekip ve kulağına eğilip, nedir bu kahvede bana bakıp birbirlerine fısıldayanların anlamı dedim. İbrahim dayı çevreye bir nazar ettikten sonra bana döndü, sen o fısıltılara kulak asma, karışma. Muhtarla konuş ve Tire’ye git Müftülüğe uğra bu köyde imamlık yaptığını söyle, orada sana ne gerekiyorsa söylerler ve yaparlar. Bu söylentiyi çıkaran Emin Hoca, o kahvelere çıkmaz, sen onu tanımazsın. Seni çekemediğinden yapıyor bunu, köylülerle arası pek hoş değil. Bir zamanlar burada imamlık yapmış ücretini tam vermemişler öyle diyor. Senin Müftülükten izinsiz Cuma namazı kıldıramayacağını söylemiş, halkta bunun dedikodusunu yapıyor. Sen o konuşanlara bakma, benim dediğimi yap dedi. Bu konuda birşey bilmediğimden İbrahim dayının dediğini yapmaya karar verdim. Köyde dolaşan bu şayia beni rahatsız etti, buna son vermek, gelip kapıya dayanan Mübarek Ramazan ayını da düşünerek, şehirden almam gereken bazı ihtiyaçlarımda var. Meselâ okuduğum kitaplar bitti, yeni kitaplar almam lâzım. Pazartesi akşamı Muhtarla kahvede buluştuk, ben ona durumu anlattım, haberim var dedi, bana aralarında kararlaştırdıkları ücretten iki aylık verdi. Ben ikinci ayın dolmadığını söyledim, olsun yanında bulunsun lâzım olur dedi ve Ramazan ayını da ayrıca değerlendireceğiz sen karışma, işine bak deyip kalktı gitti. Ben de eve gidip yarın Tire Pazarından alacaklarımın listesini yaptım, biraz kitap ve Kur’an okuduktan sonra yattım.

Kuşluk vakti erkenden o meşhur dolmuşumuz geldi, içine tıka-basa dolduk, sigara dumanı, benzin kokusu, toprak yollar ve yollardaki bozukluklar dolayısıyla içeri dolan toz-toprak, lakalarda sağa, sola yalpalanma sonucunda midemizin ağzımıza gelmesi işkencesiyle bir an evvel Tire’ye ulaşmak için sabırla dua ediyoruz. Şoför ücretler dedi, ama elleri ceplere sokmak mümkün değil, bazıları benim gibi ücretini veremedi Nihayet Tire’ye geldik, İbni Melek parkının kenarında dolmuşumuz durdu, dolmuştan namludan çıkan mermi gibi dışarı fırlıyoruz ve çıkan önce rahat bir nefes alıyor. Sonra heybesini, sepetini alan pazarın yolunu tutuyor. Bende ücretimi şoföre verip pazara doğru yürürken aklıma geldi. Müftülüğü buraya yakın bir yerde görmüştüm, az gitmiştim ki sol tarafımda Tire Müftülüğü levhasını gördüm, hemen yolun karşısına geçtim. Önce kapının önünde durup bir düşündüm, önce bir pazar alış-verişini mi yapayım, yoksa buradaki işimi mi? Biraz tereddütten sonra, Tire’ye esas gelişimin sebebi Müftülük deyip, ikinci katta olan Müftülüğe çıkmak için merdivenlerden yürüdüm. İkinci kata çıktım holden geniş bir alan, ama öyle çok değil, üç tane kapı var birinde Kalem, diğerinde Müftü yazıyor, üçüncüsünde bir yazı yok. Ben, Müftü yazan kapıyı iki sefer tıklattım, içeriden biri gel dedi, kapıyı açıp içeri girdim ve selâm verdim. Kişi Laz aksanına benzer bir şekilde selâmımı aldı, masada kollarının üstünden başını kaldırdı, sakallı, bodur bir yapıda, şarklı ve elli-ellibeş  yaşlarında olduğu anlaşılan kişinin müftü olduğunu anladım. Bana “Hoş celdun yegenum, buyur ne diyeceksun” dedi. Ben saygı ile ellerimi önüme bağladım kendimi tanıttım.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder

# pazar

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?
Tüm anketler