TARİH’İN AMACI – 4 (MİLLİLİĞİ/ ULUSALLIĞI VE EVRENSELLİĞİ)

Makalenin üçüncü kısmı dünkü sayımızdadır…

Türkiye’de tarihçiliğin başlangıcından günümüze uzanan serüvenine bakarsanız, en önemli sıçrayışı, milli tarih anlayışının en yoğun olduğu dönemlerde yaşamıştır. Ben buna dönemsel olarak baktığımda, 1908’den 1950’lere kadar olan dönem diyeyim. Bu dönemde Türkiye’deki tarih yazımını, dönemin tarih yazım yöntemleriyle ve bir de gelinen süreç açısından bakıldığında, geçmişteki geleneksel tarih yazılımlarıyla karşılaştırarak yapabiliriz. Bu sürede, milli kimliğin oluşumu, kendi tarih algısını da yanında getirdi. Bu eleştirilebilir; tarih bambaşka bir şeydi diye de yaklaşılabilir. Ancak biz olgusal gitmek zorundayız. Yani keşke şöyle olsaydı demek ayrı, olana bakmak ayrı şey… Olan üzerinden gidersek, bu dönemde tarihe müthiş bir ilgi olduğunu görüyoruz. Hatta yayılmacı pek çok ideolojiyi, örneğin Panislamizm, Panottomanizm ya da Panturanizm gibi düşüncelerin aşırılıklarını kırarak, bu düşünceleri Anadolu’nun kalkınma ve geliştirme davasına yönelten dimağların oluşmasına katkı sunmuştur. Burada eleştirilecek şeyler yok mu? Var elbette… Örneğin, bir ulus, tek kaynaktan beslenmiyor. Pek çok kaynak o ortak kültürü besliyor. Bu dönemin en sorunlu yönü; milliyetçiliği sonraki dönemlere göre daha katı yorumlamasıdır. Ancak şunu da unutmamalıyız: Bu yorum, Nazizm’in ve Faşizmin tavan yaptığı zaman dilimine denk gelir ve o dönemde Avrupa’daki ülkelerle karşılaştırdığınız zaman, Türkiye’deki milliyetçilik anlayışını yine de mumla ararsınız. Yani bu tür olgular, günün değer yargılarıyla değil de; dönemin genel özellikleri dikkate alınarak yorumlanmalıdır.

Bernard Lewis’in bir yorumu var Türkiye’deki tarihçilikle ilgili olarak… Tarih yazımının, Türkiye’deki siyasal hareketlerle doğrudan ilişkisi olduğunu ve her siyasal olayın ya da dönemin, kendi tarih anlayışını dayattığını söyler. Bu bana göre doğru bir yaklaşımdır. Ben bu dönemler üzerine elbette pek çok şey söyleyebilirim; ancak şu kadarını belirteyim; Türkiye’de evrensel değerlerle bütünleşmiş bir ulusal tarih algısı; Atatürk dönemi hariç, hiçbir zaman olmamıştır. O dönem de eleştirilemez değil, buraya hemen bir açıklama getirmeliyim. Ancak evrensel etkisi olan yapıtların verileri, en çok o dönemde kullanıldı. Özellikle Hasan Ali Yücel dönemi… Ondan sonraki dönemlerde her siyasal iktidar, tarih öğretimini kendi alanı olarak gördü. Ancak, eğitim ve öğretim etkinlikleri dışında hep alternatif tarihler oldu. Örneğin proleterya sınıfının tarihi Marksist anlayışa göre yazılırken; liberalizmin kendi tarihini toplumun önüne koyan örnekler de ortaya çıktı. Ancak bunların dışında, merkezi bir tarih anlayışı vardı ki; temel akış belirlendikten sonra, bunun içeriği siyasal anlayışlara ve dönemsel özelliklere göre, o dönemin etki ve yetkili kişilerince istedikleri gibi doldurulmuştur.

Bugünkü tarih eğitiminde, derslerde ve programlarda milli tarih anlayışından bir uzaklaşma olduğunu söyleyebilirim. Bu da siyasi etkilerle varılan bir sonuçtur. Ancak milli anlayış etkisini azaltırken, yerine başka bir ideolojik etki alanı açılmıştır. Örneğin, ulusal savaş ve Atatürk konuları, eskisi gibi yoğun değildir. Ancak bunun yanında, adı doğrudan tarih olmasa da, İslam tarihine vurgu yapan derslerin ve konuların gittikçe yoğunluk kazandığı görülür. Bu da ters yönde, milli tarih anlayışından bir uzaklaşma olarak yorumlanabilir.

Milli tarih, ulusal devletin getirdiği doğal bir sonuçtur. Bu tarih anlayışında, bir ulusun feodaliteden ve tarım toplumu düzeyinden, ulus kimliğini edinme sürecini ağırlıklı olarak ele alan; ancak bunun yanı sıra o ulusun derin tarihsel dönüşümlerini inceleyen; bunu yaparken de her bir olayı kendi döneminin öteki olaylarıyla karşılaştırma yapmaya yönelten bir tarih anlayışıdır, diyebilirim.

Birey ve toplumcu çizginin üzerine oturtulmalıdır milli tarih ve siyasal ya da savaşlar tarihi anlayışının dışına çıkarılmalıdır. Gittiğim pek çok sınıfta Osmanlı toplum düzenini anlatırken, üniversite düzeyine gelmiş pek çok kişinin, biz bunu bilmiyorduk dediklerine tanıklık ettim. Demek ki tarihte bizler hep savaşları ve antlaşmaları anlatmışız. Böylece öğrencilerimiz dünyanın geçmişten bugüne gelişini kavramaktan uzak kalmış. Bu nedenle milli tarih, evet milli bilinci oluşturan konuları vermelidir ama başka uluslara düşmanlık aşılamamalı, olayları gerçekçi bir zeminde ele alıp irdelemelidir. Yoksa tarih, dünya barışının bir aracı olması gerekirken, ulusların karşılıklı olarak birbirlerine düşman kuşaklar yetiştirmesinin arenası haline gelebilir…

Saygılarımla…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Kemal Arı - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.