TARİHTE BUGÜN NELER OLDU? 6 Şubat 1928

Tarihte bugün, bundan tam 87 yıl önce, 6 Şubat 1928’de Anayasa’ya Laiklik ilkesi kondu.

Biz biliyoruz ki, Atatürkçülük bölünmez bir bütündür. Onu meydana getiren ilke ve inkılâplardan herhangi biri diğerinden üstün tutulamaz ve­ya herhangi biri yok kabuledilemez. Çünkü, Atatürk ilke ve inkılâplarının gerçek anlamlarını kavrayabilmek topyekün ele alınmalarıyla mümkün­dür. Ancak aşağıda izah edeceğimiz gibi lâiklik ilkesinin diğerlerinden farklı bir özelliği vardır. Millî, demokratik, bağımsız ve lâik bir Türk Dev­letinin kurulması için yapılan Türk İnkılâbında lâiklik genel özelliktir. İn­kılâbın getirdiği yeni anlayışa hakim bir unsurdur. Bütün inkılâp hareket­lerinde bir anlayış ve bir amaç olarak vardır.

Biz bu yazımızda, Türk İnkılâbı’nın temel özelliği olan lâikliğin Atatürk tarafından ne için benimsendiğini, Atatürk’ün din ve lâiklik konu­larında neler düşündüğünü tarihî gelişimi içinde aydınlatmaya çalışacağız.

Lâiklik kelimesi dilimize Fransızca’dan geçmiştir. Aslında Yunanca laikos sıfatından gelir. Yunan’da din adamı sıfatı taşımayan kişilere laikos denilmekteydi. Şu halde lâik kimse halktan olan; bir başka deyişle ruhban sınıfına mensup olmayan kimse demektir. Bu terimden gelerek müteakip asırlarda laikos sözü daha ziyade dinî düzenle kurulmuş cemiyette din adamları dışında kalan kimseleri anlatmak için kullanılmıştır. Nitekim Hristiyanlıkta kilise adamlarına Clerici bunun dışındaki müminler toplulu­ğuna da laici denilmiştir.

Lâik kelimesinin lügat manasının yanında tarih terimi olarak da bir manası vardır. Bu manayı belirtmek için insanlığın gelişimine kısa bir göz atmak kafidir. Bilindiği gibi din insanın ortaya çıkışıyla başlar ve insan ce­miyetlerinin her çeşidinde vardır. Bu cemiyetlerin başlangıcında da din yalnız bir itikat sistemi olarak görülmez. O, aynı zamanda kainatı izah eden bir yol ve cemiyetin idaresi için gerekli tedbir ve nizamların bir kaynağıdır. Böyle olduğu için de ilim, sanat, felsefe, hukuk ve devlet hepsi di­nî menşelere ve dinî hüviyetlere sahiptir. Buna göre lâikliğin tarih terimi olarak manası, din ile felsefenin, din ile ilmin, din ile hukukun, din ile sa­natın ayrılmasıdır. Din ile devletin ayrılması bu gelişmenin son halkasını teşkil etmektedir.

Lâiklik fikrinin, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması fikrinin asıl menşei Rönesans ve Reform hareketleridir. Bunlar insanlığa yeni ufuklar açmışlardır. Matbaanın icadı, ucuz kağıt fikir hayatını hareketlen­dirdi. Luter’in kurmuş olduğu protestanlık, papalığın nüfusunu kırmak, millî bilinci kuvvetlendirmek suretiyle lâikliğin doğmasına yardım etti. 18. yy’ a kadar devlet, dinî karakterini korumaya devam etti bu arada din ve devlet ilişkileri konusunda tartışmalar da sürüp gidiyordu. 18. yy. ikinci yarısında Amerika ve Fransa’da ortaya çıkan ihtilâller so­nunda devletin bünyesi, devletle din ilişkilerinin yeni bir düzene konulma­sı üzerine değişti. Lâik devlet tipi meydana geldi. Bunda en büyük etken­ler Amerika’nın 1776 tarihli İnsan Hakları Beyannamesi ve 1789 Fransız İhtilâlinin İnsan Hakları Beyannamesidir. Bu beyannameler, bütün insanların hür ve eşit doğdukları ve dinî yönden istedikleri gibi düşünmekte ve hareket etmekte serbest oldukları yönünde maddeleri ihtiva ediyorlardı.

Atatürk; dini, toplumun devamını sağlayan bir unsur olarak görmekte ve gerekliliğine inanmaktadır. Bu konuda şöyle söylemiştir: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete muhalifiz ve buna müsaade etmiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar saf ve masum hal­kımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiği­miz bu kimselerdir.”

Atatürk, İslâm dininin büyüklüğüne de inanmıştı. Bu konuda şöyle konuşmuştur: “Bizim dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir ve ancak bundan do­layıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olabilmesi için akla, fenne, il­me ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.”

Böyle düşünen Atatürk acaba ne için Türkiye’yi lâik bir devlet haline getirdi sorusuna iki şıklı cevap verilebilir:

Millî bir devlet kurabilmek için. Ülkenin çağdaş uygarlık seviyesine çıkabilmesi için. Millî Devlet Kurulması Açısından: Fransız İhtilâli’nden sonra gelişen milliyetçilik fikri bütün dünyaya yayılmış ve her yerde milliyetçi ayaklanmalar çıkmıştı. Çok uluslu impara­torluklardan olan Osmanlı İmparatorluğu ise bu hareketler karşısında bütünlüğünü koruyabilmek için çareler aramaktaydı. Başlarda denediği Osmanlılık uygulaması tutmayıp da Hıristiyan unsurlar birer birer koptuk­tan sonra, hiç olmazsa Müslüman unsurları elde tutabilmek amacıyla Ha­lifelik makamını da kullanarak İslamcılık uygulamasına geçti. Burada ileri sürülen görüş milliyetlerin bir önemi olmadığı tüm Müslümanların, Hz. Muhammed’in ümmeti olarak bir devlet çatısı altında birleşmeleri gerekli­liği idi. Yapılan bütün propagandalara rağmen bu da tutmadı ve I. Dünya Savaşı sırasında ordularımız Müslüman Araplar tarafından arka­dan vuruldu. Ancak, halife unvanına sahip Osmanlı Padişahı, bu unvanını kullan­makta ve bütün Ümmet-i Muhammet’i birliğe çağırmaya devam ediyor­du. Dinî duyguları kuvvetli, Halife’ye bağlı Anadolu insanına millî duygu­lar unutturulmuş, önce Osmanlıcılık sonra da İslamcılık peşinde koşturul-muştu. Bu maceraların faturası da hep kendisine yüklenmişti. Çağdaş Uygarlık Seviyesine Ulaşmak Açısından: Yeni Türk devletinin kurucusu Atatürk için en büyük amaç, kurulan devleti Batı medeniyeti seviyesine çıkararak geleceğini garanti altına al­maktı. Bunu yapabilmek için de, eğitimde, hukukta ve günlük yaşamda yer etmiş bir çok alanda inkılâp yapmak gerekiyordu. Çünkü biliniyordu ki din kisbesi altında koyu taassubun etkisinde kalan bu kurumlar zaman geçtikçe daha yaşlanıyor, her türlü yeni adımı, ıslahatı din dışı ve dine karşı diye engelliyorlardı. Din dışına çıkmayı akıllarından bile geçireme­yen padişahların özellikle askerlik alanında uygulamaya koydukları ıslahat­lar bile çok büyük tepkiler görmüş, ayaklanmalar olmuş ve padişahlar öldürülmüştür. Osmanlı tarihinde sonuncusu 31 Mart Vakası olan bu ayaklanmalar ülkenin çağdaş uygarlık seviyesinin daima daha gerisine düşmesine neden oluyorlardı.

Osmanlı Devleti, yozlaşmış dinî çevrelerin baskısıyla kapılarını uygarlı­ğa kapamış ve bunun sonucu olarak da çağın çok gerilerinde kalmıştı. Öyle ki, kendi içindeki azınlıkların bile gerisinde kalmıştı. Örneğin mat­baayı Osmanlı tebaası Müslümanlar yine Osmanlı tebaası Hıristiyanlardan yüz yıl sonra kullanmaya başlamışlardı. O da bir sürü kısıtlamalarla.

Bir de kadın sorunu vardı ki, ülkenin gelişmesini büyük ölçüde engel­liyordu. Atatürk bu konuda şöyle söylemiştir: “Bir toplum, cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yeti­nirse, o toplum yandan fazla kuvvetsizlik içinde kalır. Bir millet ilerlemek ve medenileşmek isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mec­buriyetindedir.”

Atatürk, kadının en büyük görevi olan analık görevini yerine getirebil­mesi için dahi iyi eğitim görmesi gereğine inanıyordu: “… Kadınlarımızın umumî vazifelerde üzerlerine düşen hisselerden başka kendileri için en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletli bir vazifeleri de iyi anne olmaktır. Zaman ilerledikçe ilim geliştikçe, medeniyet dev adım­larıyla yürüdükçe, hayatın, asrın, bugünkü gereklerine göre evlât yetiştir­menin güçlüklerini biliyoruz. Anaların bugünkü evlâtlarına vereceği terbi­ye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli özel­likler taşıyan evlat yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hattâ erkeklerden daha çok aydın, daha çok fe­yizli, daha fazla bilgili olmağa mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin ana­sı olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.”

Bu düşüncedeki Atatürk, 1936’da Türk Medenî Kanunu ile Türk ka­dınına erkeğiyle birlikte toplum hayatına katılma hakkını vermiştir. Onu erkeğiyle eşit hale getirmiştir. Bir toplumun topyekûn çağdaşlaşabilmesi için tabiî ki en büyük rol eğitime düşüyordu. Eğitimsiz bir toplumun yükselebilmesi düşünülemez. Osmanlı Devletinde eğitim kurumları uzun bir süre dinin tekelindeydiler, Tanzimat’la birlikte batılı manada eğitim kurumları da kurulmuşsa da, bu eğitimde ikilik yaratmıştı. Dinî eğitim kurumları olan medreselerin yanın­da mektepler yer alıyordu.

İki tür kurumda, iki ayrı kafaya sahip insan yetiştiriliyordu. Bu top­lumda büyük çatışmaların doğmasına ve Tanzimat’ın başarısızlıkla sonuç­lanmasına yol açtı.

Hukuk alanında da durum böyleydi. Seriye Mahkemelerinin yanında kurulan Nizamiye Mahkemeleri de kendinden bekleneni verememiş ikiliği artırmıştı.

Günlük yaşamda kullanılan kılık kıyafetten takvime, ölçeklerden eği­timde kullanılan harflere kadar her şey din tesiri altındaydı ve bunlar ülkenin çağdışı kalmasına neden oluyorlardı. İşte bunların değiştirilmesi için lâik bir devlet kurmak gerekiyordu.

% 98’i Müslüman olan ve hurafelerle, tutuculuğu Müslümanlığın bir parçası olarak kabul edip benimsemiş bir ülkede lâik düzen getirmek tabiî-ki kolay değildi. Bu zamanı geldikçe ve sırasıyla yapmak gerekiyordu.

Bu hareket evre evre, zamanı ve sırası geldikçe geliştirilerek devlet, hukuk ve öğretim sistemimizin lâikleştirilmesiyle tamamlanmıştır.

1921 yılında kabul edilen Anayasa ile egemenlik kayıtsız şartsız mille­te verilmişti. Böylece yüzyıllardır Tanrıya ait olduğu kabul edilen egemen­lik ilk defa olarak millete veriliyordu. Bu lâiklik hareketinin ilk evresiydi. Daha sonra 1922’de Saltanat kaldırılmış, 1923’de Cumhuriyet ilân edilmiş ve nihayet 1924’de Hilâfetin kaldırılmasıyla dinin devlet hayatında bir fonksiyonu kalmamıştı.

“Kabul edilen lâik kurumların yaşayabilmesinin her şeyden önce bir ruh ve düşünüş biçimine muhtaç olduğunu gören kanun koyucu, kültür sistemimizi de, insancıl, dünyaya ilişkin bir görüşle yenibaştan yoğurmak gereksinimini duymuştur.”

9 Nisan 1924’de devletin dininin İslâm olduğunu belirten madde Anayasa’dan kaldırılarak Anayasa laikleştirildi. Hukukun laikleştirilmesi konusunda en önemli adım. 1926 Medenî Kanunu’nun kabulüdür. İsviçre medenî kanununun Türk toplumuna uyarlanması şeklinde uygulanan bu Kanun, toplum hayatını günün şartlarına göre düzenliyor, kadın ve erkeği eşit bireyler haline getiriyordu.

Daha sonra bir dizi devrim ve düzenleme yapılarak laikliğin oturması sağlandı. 6 Şubat 1928’de Anayasaya Laiklik ilkesi konmuştur.

Saygılarımla…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Alper Tunga Göçmen - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Anket Yeni sitemizden ne kadar memnunsunuz ?