Memleketim-Ailem

Denizli İli Serinhisar İlçesinin bugünkü adıyla Kocapınar köyünde doğmuşum. Doğduğum köy o zaman Acıpayam’a bağlı olup Yukarı Karaçay adını taşıyordu. Köyüm Honaz Dağının Güney-Doğusuna düşer ve Büyük Menderes nehrinin bizim oralardan doğan Kocaçay kolunun üzerindedir. Kocaçay’ın dört kolu bizim köyün içinde birleşir. İki kolu da köyün çıkışında ayrı ayrı yerlerden katılır. Köyün rakımı 1250 m’dir. Doğum tarihim, 3 Mayıs 1945’tir. Nüfusa kayıt tarihim doğrudur. Çünkü o zaman babam köyün muhtarı imiş. Baba tarafımızdan aslen Burdur ili Altınyayla ilçesinin Çörten köyündeniz. Babamdan üç veya dört kuşak (ben kesin olarak bilmiyorum) öncesi dedemiz, o zamanki adı Dirmil olan bu yerden gelmiş. Bu yüzden köyümüzde ve çevre yerlerde bizi Dirmilli olarak tanırlar ve öyle çağırırlar. Anne tarafım Gök Mehmetler olarak adlandıran ailedendir. Dedeme de Gök Veli derlerdi. Baba dedemi tanımıyorum. Babam çocukken burun kanamasından ölmüş. Annemin babası olan dedemi çok az hatırlıyorum. Her iki ninemi de biliyorum.

Ben daha bir yaşını henüz geçmiş iken bir güz günü evimiz yanmış. Tabi bütün mahsulle beraber hiçbir şey kurtulmamış. Sadece alevlerin arasından beni çıkarabilmişler.

İlkokulu babamın muhtar iken yaptırdığı köyümüz okulunda okudum. (1952-1957)

Rahmetli Öğretmenim Remzi Şenel’in Hakkı Bizlerde çoktur

Babam okumayı ve okutmayı seven biriydi. Bu yüzden ailenin en büyük çocuğu olmama rağmen beni ilçedeki ortaokula kaydettirdi. O zamanki okul müdürümüz Remzi Şenel, köylerden topladığı yardım ile ortaokula bir pansiyon yaptırmıştı. Acıpayam’ın çevre köylerinden bizim gibi şehirde ev tutup okuyamayacak öğrencileri toplamıştı. Böylece ben köyümüzden ilk defa dışarıya çıkan şekiz kişiden biri olarak okula gittim. Bizden önce Köy Enstitülerinde okumuş birkaç büyüğümüz vardı. Kimileri de bırakıp gelmişler, okumamışlar.   Bizden sonra köyümüzden okula giden çoğaldı.

Burada şunu da belirteyim. Bizim köyün o zamanlar yolu yoktu. Yaz kış ulaşımımız yaya ve hayvanlarla idi. Bir yol Yatağan’a, bir diğer yol da Kızılhisar’a giderdi. Üçüncü yol Aşağı Karaçay ve oradan Kocabaş, Kızılyer, Menteş ve Honaz’a ulaşırdı. Dördüncüsü ise bizim dağ yollarından aşarak Karadağ ardından Kösten’e (Aydınlar) giderdi. Kızılhisar’a 4 saatte varırdık. Yatağan’a ise iki- iki buçuk saatte... Kışları, çok kar yağdığından uzun süre dışarı ile ilişkimiz kesilirdi. Bu yüzden dışarıya çıkıp okumamız köyde bir mesele olmuştu. Denizli lisesinde okurken on beş günde bir köye gider, annemin yaptığı yufkaları sarınır gelirdim. Çoğunlukla yolum Kızılhisar üzerinden olurdu. Şimdilerde ise ulaşım kolaylaştı, sabahleyin köylüler Denizli’deki fırınlardan çıkan ekmeği bakkaldan alıp yiyorlar.

Bir Yıl Okula Gidemedim

1960 yılında ortaokulu bitirdim. O yıl herhangi bir okul sınavını kazanamadım. Bir yıl aileme yardımla geçti. Bu, okuldan ayrı geçen yıl benim için neredeyse üniversite derecesinde bir hayat okulu oldu. Marangozluktan, duvar örme, koyun kuzu, davar gütme, sabanla çift sürme, karda avcılık yapma ve daha pek çok alanda hayatta kalabilme becerilerinin temeli atıldı. Eğer bu yıl ailemin yanında kalmasaydım beceriksiz, eli işe yakışmaz avare biri olup kalırdım. Her ne kadar okullar bitirsem de bu alışkanlıkları, becerileri edinemezdim.


Kurtlara Kırk Koyun Kaptırdım

Oldukça yoğun ve sorumluluk taşıyan alanlarda acemilik ederek ailemi ve başkalarını da zarara soktuğum olmuştur. Mesela bir gecede kırk koyunu kurda kaptırmıştım. Kurtların ne derece haris birer vahşi yaratık olduklarını ertesi sabah tepelerde karnı yarılmış, gırtlağı delinmiş, öldürüldükten sonra başı toprağa gömülmüş koyun ve kuzuları görünce uykularım kaçtı. Günlerce ağzıma iştahla yemek koyamadım. Kurtların neden böyle yaptığını daha yenilerde Çinli yazar Jian Rorg’un Türkçeye Kurt Totemi adıyla çevrilmiş bir eserini okuyunca anladım.

Koca Mektep’e Kaydoluyorum

Ertesi yıl Denizli Lisesi’ne kaydoldum. Fen derslerim iyi olmasına rağmen anlatıma dayalı derslerden başarılı olamadığım için liseyi beş yılda bitirdim. Liseyi bitirdiğim yıl Eğitim Enstitüsü sınavlarına girdim. Birinciyi kazandım. Bu arada bütünlemeye kaldığım dersleri verdim. Ve 1966 ders yılı başında Bursa Eğitim Enstitüsü mülakat sınavlarını da başardıktan sonra aynı yıl Bursa Eğitim Enstitüsüne kaydımı yaptırdım. Sınava girdiğimiz zaman Edebiyat grubu olan bölüm ikiye ayrıldı, Sosyal Bilgiler ve Türkçe olmak üzere. Ben Türkçe bölümünü seçtim. Lise bütünleme sınavları sırasında Fizik öğretmenimin sorusu üzerine Eğitim Enstitüsüne gideceğimi söylemiştim. “Bana niçin fen değil?” diye kızmıştı. Geçmiş yıllarda da aynı şekilde bana kızmıştı. Lise ikiye geçtiğimde beni Edebiyat Kolunda görünce “Ne işin var burada?” diye azarlamıştı.

Fen Derslerim iyi, Türkçe Edebiyat Sıfırdan Bir

Daha önce de söylediğim gibi fizik, kimya, cebir, geometri, astronomi gibi şimdi sayısal diye adlandırılan derslerim çok iyiydi. Hatta lise ikinci sınıfta organik kimya dersinin laboratuvar deney ve gösterimlerini ben yapardım. Bir de uzay geometriye ait canlandırmalarım çok iyiydi. Şekilleri, cisimleri uzaysal olarak çok iyi tahayyül edebiliyordum. Bu yüzden astronomi ile de aram iyiydi. Hele fizikten ses konusunda epey ileriydim. Fizik öğretmenimizin yardımı ile batı müziğine ait nota düzeni ile klasik Türk müziğine ait usul belirleyen seslerin frekanslarının belirlenmesinde bir tahta dolusu hesap işlemim olmuştu. Flüt ile kaval arasındaki seslerin frekans farklarını kendim çıkartmıştım. Şimdi tabii ki hepsi uçup gitti.

Öğretmenin Anlattıklarını Dikte Etmez,Formülleştirirdim

Fizik öğretmenlerimizden birisi Hamdi Bey, aslında fen bölümünün öğretmeniydi. Bizim öğretmen askere gidince bizim sınıfın dersine de o girmeye başladı. Kendi fen bölümü öğrencileri ile bizi birleştirir bütün dersleri fizik laboratuvarında yapardı. Ben amfinin orta bölümlerine otururdum. Oradan yaptığı deneyler çok güzel görünürdü. Deneyi yapıp bitirdikten sonra perdeleri açtırır deneyin sonucunu fizik kaidesi olarak sınıfa dikte ettirirdi. Ben ise bu dikte işini hiç sevmezdim. Öğretmenin söylediklerini formül hâlinde kısaca yazardım.

Mesela bir tanım vardı: “Bir yüzeye düşen ışık miktarı yüzeyin kaynağa olan uzaklığının karesi ile ters orantılıdır.” Bunun önce deneyini yapar, uzaklıkları cm cinsinden ölçer, koyduğu ekrana düşen aydınlığı özel mumlu bir başka ekranla belirlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki tarifi noktasına, virgülüne kadar dikte ettirirdi. Ben ise hemen bir bölü çizgisinin altına üstüne uzaklık ve ışık miktarı sembollerini yerleştirir formülü yazardım. Benim not tutmadığımı görünce çıkışırdı. “Niçin yazmıyorsun?” derdi. Ben de yazdığımı, kısaca yazdığımı söylerdim. Okuturdu. Ben de formülden hareketle tarifin aynısını söylerdim. Bu sefer inanmaz, “Getir” derdi. Küçük bir cep defterinden ibaret fizik defterimi götürürdüm. Bakar sadece formül var. “Daha formülü yazmadık, nereden çıkardın?” diye azarlardı. Ben de tahtaya, tarifin sözlerini bir taraftan tekrar eder, diğer taraftan da sembolleri, bölü çizgisinin altına, üstüne yerleştirirdim. Yarım dönem bütün dersler böyle geçti. Bitirme sınavlarında not tutturduğu tarifler üzerinden hesaplama yapılarak cevaplanacak sorular sormuş. Veya kendisi cevap anahtarını öyle hazırlamış. Ben böyle bir fizik hesabını formülü yazıp “den dolayı... “ diye hesap yaptığım için cevaplarım yanlış sayılmış. Ve fizikten bütünlemeye kaldım.

Devam edecek...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar Çağbayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.