Geçmişimden Kırık Dökük (19 )

Devam...

 En çok hoşlandığım ders, Türk Dili, yani dilbilgisiydi. Bir gün öğretmenin elinde Muharrem Ergin’in Türk Dili kitabını gördüm. İstanbul’daki arkadaşa mektup yazdım. Zarfın içine iki posta kartı arasına 40 lira para koydum. O kitabı alıp göndermesini istedim. Kitap 35 lira idi. Posta ücretinin ne kadar tutacağını bilmiyordum. Kalan parayı harcayabilirsin, dedim.

Kitap geldi, ben öğretmenin (Bahaddin Arık) bir sonraki derste anlatacağı konuları kitaptan okuyor, anlamadığım yer olursa öğretmen anlatırken eğer yeteri kadar açıklama yapmamışsa sorup öğreniyordum. Öğretmen, benim not tutmadığımı görüyor ve bu soruyu nereden çıkardığıma şaşırıyordu. Ama sonunda anlaştık. Zaman zaman örnekleri tahtaya yazmam için beni çağırıyordu. Çünkü kendisi kürsüde oturup dosyasındaki notları takip ediyordu. Daha sonra Haydar Ediskun ve Tahir Nejat Gencan’ın Dil Bilgisini de edindim. Gencan’ın kitabında yeni terimler vardı. Yeni terimleri öğrenmemin de yararı vardı.

Eski Türk Edebiyatı ile Yeni Türk Edebiyatı derslerine giren Hilmi Serim hocamız da çoğunlukla kelime ezberlememizi isterdi. Sınavlarda kelime anlamı vermezdi. Ben derse kütüphanedeki Ferit Devellioğlu’un Osmanlıca-Türkçe Lügatı’nı alarak gelirdim. Sıranın içinde kelimeye bakardım. Bitirme sınavına Fuzuli, Baki, Nedim ve Nef’i’nin divanları ile bir de lügatla girmiştim. Bunlar ne dediklerinde, “Hocam ben kelimeleri hatırımda tutamıyorum. Bu yüzden lügatla geldim. Belki sınav esaslarına aykırıdır ama, şu dört divandan dilediğiniz yeri veya rastgele açacağınız bir sayfayı sorunuz, yalnız lügata bakmama izin veriniz.” dedim. Gülüştüler, Hilmi Bey’e baktılar. O da benim bu adeta meydan okumama tebessümle karşılık verdi. Ben sene içinde bu dört divanı baştan sona okumuştum. Hatta bazı yerlerine kurşun kalemle kelimelerin anlamını bile yazmıştım. Şimdi hangisi olduğunu hatırlamıyorum, divanlardan birisini açtılar ve bana oradaki gazelin ilk dört beyitini açıklamamı istediler. Diğer arkadaş sınavını verirken ben parçaya göz gezdirdim. Zor değildi. Bir veya iki kelime için sözlüğe baktım. Sıra bana gelince yerime geçtim. Akif hoca önce şiiri okumamı istedi. “Takti mi yoksa anlamlı mı okumamı istersiniz?” diye sordum. Hilmi Bey, “Her iki şekilde de..” dedi. Önce aruz kalıbına uygun olarak okudum, arkasından anlamlı okuma yaptım. Sonra beyit beyit, takti yaptım. Yani aruz ölçüsüne göre uzun kısa heceleri belirtip kalıbını söyledim. Daha sonra açıklamaya giriştim. Daha ilk beytin açıklamasını bitirmemiştim ki yeterli buldular ve kendilerine göre şifreledikleri notu ifade eden harfleri söylemeye başladılar. Her üçü de ayrı harf söylüyordu. Baktım söyledikleri harflerden nasıl bir şifre sözcüğü oluşturulabilir diye düşündüm. “Mizanü’l-Hak” şifre sözcükleri olduğunu anladım. Hilmi Bey “L”, Akif Bey “A”, Bahaddin Arık hoca da “H” diyordu. Ortasını bulalım “H” olsun dediler. Ben kitaplarımı toplamak için oyalanıyordum. “Hocam önemli değil, benim için “N” de yeterli...” deyince Akif Bey, “Ne biliyorsun şifreyi?” dedi. “Hocam söylediğiniz üç harfin hangi on harfli kelime olacağını tahmin ettim. Biraz divan karıştırdığım için çabucak çıkardım.” dedim. Bunun üzerine “A2”de karar kıldılar. Ve o günkü cesur girişimimle “9” aldım, Eski Edebiyattan.

Daha okula varır varmaz bitirme sınavlarından bahsetmek biraz yersiz oldu. Ancak öğretmenlerin istediği başarı biçimi ile benim hedeflediğim öğretim seviye ve durumu arasındaki farkı izah etmek için bu yola başvurdum,

Mehmet Aydın Hoca, daha sonra profesör oldu. Ankara’da uzun yıllar hocalık yaptı. Bir ara Söke’ye de geldi. Söke’de bir Edebiyat Günleri programında misafir oldu. Ben de Ötüken Türkçe Sözlük’ün tanıtımını sunmuştum. Rahatsız olduğum için program sonrası hocayla ilgilenemedim, hemen ayrıldım. Bahaddin Arık hocayla da Söke Ortaokulu’unda Müdür yardımcılığına başladığım ilk yıl (1973?) eylül sınavlarında müfettiş olarak sınav denetimine geldiklerinde karşılaşmıştık. Meslek dersleri öğretmenimiz Cavit Binbaşıoğlu idi. Çocuk psikolojisi üzerine kitap yazmıştı. Okulda onu okuduk. Ayrıca Öğretim Psikolojisi vardı. Yıllar sonra bir vasıta ile kendisinin yazları Kuşadası’na geldiğini öğrendim. Arayıp bulmuş, iki kez de misafiri olmuştum. Bu sırada bana soyadları olan “Binbaşıoğlu”nun nereden geldiğini anlatmıştı. Meğerse Kuvayımilliye döneminde Söke’yi teşkilatlandıran kumandanlardan Binbaşı Saip bey, bizim hocanın dedesi olurmuş. Bunun üzerine benden bu konuda bilgiler, belgeler istedi. Ben de Günver Güneş hocanın birkaç kitabını kendisine ulaştırmıştım. Zannedersem hoca bu konuda bir çalışma yapıyor, kitap hazırlıyordu.

 Devam edecek...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar Çağbayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.