Tefekkür - Harman yeri hatıraları

    Söke ovasının bundan 60-70 yıl önce her mevsim de farklı bir havası, hâli ve hatırası vardı. O zamanlar 8-10 yaşlarında ufak bir çocuktum. Ovada kaldığımız zamanlar olurdu, özellikle haziran sonu ile temmuz ayı ve ağustosun ilk haftaları. Gündüzleri havalar çok sıcak olur, geceleri de hafif bir rüzgarla tatlı bir serinlikte geçerdi. Gecelerin bir güzelliği daha vardı gökyüzü masmavi ve her taraf yıldızlarla çevrilmiş, içlerinde çok parlak olanları olduğu gibi, ışıkları çok cılız yanıp sönenleri de vardı. Harman yerinde sırtüstü yatıp onları seyrederdim. O birbirlerine yakın ışıkları farklı olup kümecikler oluşturanlar ve tek başına parlak olanlar da vardı. Merak ettiğimden Babama sorardım bu yıldızlar bize ne kadar uzak, canlımıdırlar ve orada nasıl duruyorlar? Babam okula gitmemiş duyduklarını bana anlatırdı. Ne kadar uzaklıklarını ve canlı mı değil mi bilmem, ama şu sol tarafın da parlak olan Çoban Yıldızı, diğerlerinin adlarını doğru dürüst bilmiyorum. Ama şu üçlü yıldızlar Terazi imiş, şu sağında tepende olan Kutup yıldızı diye biliyorum, yanlışta olabilir diyor ve okula gidiyorsun Muallimine sor der ve konuyu kapatmak istiyordu. Lâkin, seyrekte olsa arada bir yıldızların içinden biri ışık saçarak yere iner ve kaybolurdu. Bende, gayri ihtiyari heyecanla baba baba bak! Denize bir yıldız düştü derdim. Babam da ya benim sorularımdan sıkılır veya vaktin geç olmasından dolayı, yeter artık, yum gözlerini uyu sabah erken kalkacağız der beni sustururdu.

      Yaz günleri mehtaplı gecelerden gökyüzünü seyretmek insana farklı bir zevk verir, âdeta gündüzün yorgunluğunu alır insanı dinlendirirdi. Gökyüzünde yıldızlar hakkında yaşlı ninelerimiz çok hikayeler anlatırdı. Dünyaya gelen her insanın gökyüzünde bir yıldızı olurmuş, o ışık saçarak yeryüzüne düşen yıldız bir insanın öldüğüne işaretmiş. Her insanın hayatıyla ilgili yıldızına bakılırmış, bu konuyla ilgili kitaplar varmış, geleceği hakkında bilgi sahibi olunurmuş, bu hususta Astroloji adında bir ilim bile varmış. Çocuk yaşta bu anlatılanlara pek aklım ermezdi, ama heyecanla dinlerdik, hele bu alanda çok mahir anlatıcılar vardı ki, çocuk aklını, kalbini ve düşüncesini etki altına alan, heyecan ve ürperti uyandıran. Sonradan bunların hepsinin safsata ve hurafeler olduğunu öğrendim, ama çocukluğumuz bu hikaye ve masalları dinleyerek geçti. Evet, yaz geceleri ovada gökyüzünü seyri temaşa ederken, göğün sessiz ve sükûnetine inat yeryüzünde  hareketlilik ve farklı sesler armonisinde doğal bir orkestra hüküm sürüyordu o zaman. Yakınımızdan bazı kahkahalar, ıslık ve türkü sesleri geliyor, biraz uzaktan köpek havlamaları ve bazı yüksek sesli haykırmalar ve naralar kesik kesik de olsa ulaşıyor ve bunların üstüne müthiş bir eşek anırmaları karşılıklı teati ediliyordu. Ama, çok yakın olmasa da bağrı yanık bir aşığın aaah ah! Feryadıyla “Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur” kahrıyla asıldığı uzun hava herkese efkâr dağıtır ve gönülleri sarsardı. Sonrasının rahaveti ise, herkesi kendi hikayesine yönlendirir, göz kırpan yıldızlara takılan  gönül yavaş yavaş başka âlemlere geçip göç ederken derin uykulara dalar gecenin ıssızlığına dalar giderdik. 

       Ovada her harman yerinin bir köşesinde mutlaka altında oturulacak, yorulduğunda dinlenilecek, yemek yenilecek ve geceleri yatıp dinlenilecek sağlam bir çardak olurdu. Gündüz güneşten kendimizi ve eşyalarımızı korurduk, bazen çardağın üstünde yatanlarda olurdu. Harman da olan ürünlere her hangi bir zarar ulaşmaması için gece  gündüz birileri bulunurdu. Yerine ve duruma göre küme küme buğday, arpa ve yulaf yığınları  döğülmemiş ve  döğülmüş olanlar. Danenin samandan ayrılması için savrulmayı bekleyenler ve savrulması devam edenler. Yani, dur durak yok, buğday, arpa, yulaf biter bitmez fasulye ve nohud harmanlanıyor. Varsa susamlar silkiliyor, mısır/darılar soyuluyor, tabi bir taraftan da bunlar evlere taşınıyordu. Evleri düzde olanlar at arabalarıyla taşırken, bizim gibi evleri Gelebeç/Güllübahçe gibi dağ yamacında olanlar taşımalarını develerle yapıyorlardı. Traktörler 1950’den sonra çiftçinin yaşamına girmeye başladı. Evet, o zamanlar hayat zordu, meşekkat ve çile çoktu, insanlar çok çabuk yıpranır ve fazla yaşamazlardı, genellikle halk tabiriyle yaş yetmiş iş bitmiş denir, yaşam da ortalama ömür 50-55 dolayında idi. O zamanlar şimdiki gibi Söke ovasının her  tarafı ekilmiyordu, çok yer kovalık, ılgınlık, sazlık ve bataklıktı. Kışın yağmurlar ve dağlardan gelen sel sularıyla taşan Menderes Nehri Söke ovasını denizle birleştirirdi. Evet, Söke Ovasından harman yeri hikayesi bu hafta bu kadar. Haftaya buluşmak ümidiyle hoşça kalınız.  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.