Geçmişimden Kırık Dökük (44 )

Devam 

Gün geldi, “Yatır” parçasını okuyoruz sınıfta. Yandan yönden biri iki sorudan sonra asıl soruya geldi sıra. Daha doğrusu benim merak ettiğim “ilistir” kelimesinin anlamı. Çocuklara dolaylı soru soruyorum. “Hamamcı nasıl bir adam?” Çocuklar ateş gibi... Nuri’nin adeta ruhi portresini çiziyorlar. Ama benim aradığım “ilistir” kelimesinin anlamı bir türlü gelmiyor. Bu sefer doğrudan yönelttim soruyu: “İlistir ne demek?”  Karadenizli olupda bu kasabaya yerleşmiş bir ailenin oğlu olan yaramaz Recep hemen atıldı. “Hocam, hamsi süzgeci.” dedi. Nasıl bir süzgeç olduğunu anlattırdım. Meğerse mutfaklarda kullanılan kap kacaktan biri olan süzgeçmiş. İşi biraz daha ilerlettik. Neden “İlistir” lakabını taktıkları üzerinde de yorum yaptırdım. Sınıfta ilistir lafından gına geldi. 

Aradan birkaç gün geçti. Okula gelen ve paketler içinde bulunan kitapları karıştırırken Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri” gözüme ilişti. Çekip çıkardım. Şöyle bir göz attım ve “Yatır” hikâyesini buldum. Okudum. Meğerse ders kitabımıza bu parça kısaltılarak alınmış.  Yani bazı paragrafları atlanmış. O atlanan kısımda yazar Nuri’ye neden “ilistir” adını taktıklarını da açıklamış. Kitabı sınıfa getirdim. Birkaç öğrenciye sıra ile okuttum. “İlistir, memleket lisanında süzgeç demektir. Bu lâkap belki yüzünün delik deşik denecek kadar çiçek bozuğu olmasından verilmişti.” cümlesine gelince snıfta bir ağızdan “Aaaaa!” sözü yükseldi.

Böylece ders kitabımızda atlanmış olan paragrafların da bizim için ne kadar önemli olduğunu anlamış oldum. Ondan sonra hemen her zaman okuma parçasının alındığı eserin bütününü de okumayı alışkanlık edindim.

Avcılığa Başlıyorum

Kasabada kendi aralarında oldukça koyu sohbet ve muhabbet erbabı olan bir grup vardı: Avcılar. Herkes onların sohbetlerini, daha doğrusu avcılık hikâyelerini bile bile ilgiyle izlerdi. Anlatılanlar o kadar ilginçti ki ilgilenmemeye, dinlememeye hiç imkân yoktu. Anlatılanların çoğunun gerçek dışı olduğunu bilmemize, kestirmemize rağmen hiç itirazsız dinler, izlerdik. Asıl önemlisi bu kadar birbirine bağlı hayal ürününü canlandırabilecek ne derin hayal güçleri vardı. Hep ben bunu merak etmişimdir. Bir gün kahvedeki sohbati izlemiş, kahvenin kapanma saati geldiği için evlere yönelmiştik. Avcılığıyla meşhur öğretmen İhsan bey, beni ava davet etti. 

- Tüfeğim yok ki...

- Birinden emanet alırız.

- Fişekler?...

- Ben sana ödünç veririm. Sonra şehirden aldığında ödersin.

Hemen yanımızda yürüyen bir marangoza seslendi.

- Sende bir tek kırma olacak. Onu hocaya emanet verir misin? Yarın ava götüreceğim.

Neyse benim av gereçlerim arkadaş tarafından temin edildi. Zaten kışın karda çamurda göymek için bir lastik çizme edinmiştim. Çizme ile okula kadar gidiyor, okulda ayakkabılarla değiştiriyordum. Okuldan çıkarken de tersini yapıyordum. İşte o çizme ava gideceğim gün için de hazır oldu. Yine öğretmen arkadaş sadece beş fişek alan ve kemere takılan bir fişekliği de emanet verdi. Sabah kalktık. Bir grup oluşturduk, yola çıktık. Öteyüz denilen Zanapa’nın kuzey tarafına düşen tepelerin ardına gidiyoruz. İçlerinde meşhur avcılar. Şu an adını hatırlamadığım fakat soyadını Avcı olarak değiştirmiş bulunan bir ağabey var. Köpeksiz, avın yerini bulurmuş. 

Neyse denilen mıntıkaya geldik. Eliyle bize”Durun!” ve parmağını ağzına götürerek “Susun!” işareti yaptı. Yavaşça, “Şurada tavşan var!” dedi. Durduk ve sustuk. Kendisi gösterdiği yere, tüfeği elinde, emniyeti açık dikkatlice yürümeye başladı. Beş on adım atmadan tüfeğin patladığını gördüm. Ardından koştu işaret ettiği çalının dibinden tavşanı kaptı ve bıçağına sarıldı.

Hayret ettim. Tavşanın kokusunu nasıl aldı? Adam, gözümde büyüdü.

İlerledik, karşı yamaca dağıldık. Keklikler havalandı herkes tüfeğine davrandı. Art arda silah sesleri diğer yamaçlardan yankılandı. Ben tüfeği doğrultup nişan alana kadar keklik gözden kayboluyordu. Öğleye doğru tepe üzerinde bir araya geldik. Avcı öğretmen arkadaş bana “uçar”a nasıl ateş edileceğini anlatıyordu. O sırada ileriden zannedersem tilkilerden ürkerek bizim üzerimize doğru kekliklerin gelmekte olduğunu gördük. Benim tüfek elimdeydi. Gelen keklik sürüsüne nişan filan almadan ateş ettim. Bir tane keklik kanatları uçmayı bırakıp yere düştü. Koştum, bir çalının içine girmeye çalışırken yakaladım, bıçakla boğazladım. Öğretmen arkadaşta bir gurur:

-”Bak gördün mü? 

Uçara böyle atılır...”

Hiç de onun tarif ettiği gibi ateş etmemiştim. Rastgele keklik sürüsünün ortasına ateş etmiştim. Ama bunu ona söylemedim. Varsın bana öğrettiği avcılığı kahvede ballandıra ballandıra anlatsın. İkindiye doğru grubumuzdaki her arkadaş birer avla döndü. Bir başka yerde de bir arkadaş da tavşan vurmuştu.  Diğerleri birer keklikle yetinmişti.

Avcılığın tadını aldıktan sonra ertesi cumartesi şehire indim, av malzemeleri satan dükkândan İhsan beyin tavsiyesi ile bir Huğlu kırma tüfek ve yeteri kadar fişek, barut ve fişek doldurma, sökme aygıtı satın alıp döndüm. Ertesi gün, hazır fişekleri kullandım. Ama o gün eli boş döndüm. 

Devam edecek..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar Çağbayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.