Geçmişimden Kırık Dökük (45 )

Devam  Çarşamba akşamı İhsan bey, eve geldi. Hangi av için, hangi saçma, ne kadar barut hakkı kullanılacağını filan bir bir anlattı. Uygulamalı olarak...

Devam 

Çarşamba akşamı İhsan bey, eve geldi. Hangi av için, hangi saçma, ne kadar barut hakkı kullanılacağını filan bir bir anlattı. Uygulamalı olarak fişekleri doldurttu. Tapaların sıkıştırılmasından tutun da karton kapakların, kapsüllerin takılması, fişeklerin ağzının usulüne göre kıvrılması vb. ne gerekirse anlattı, öğretti. Pazar günü çıkacağımız ava hazır olduk.

Avcılık böyle iki yıldan fazla devam etti. Hatta Karapınar Ovasına tavşan avına bile gittiğimiz oldu. Acıgöl, Meke gölü ve rüzgârın savurduğu taşları, çakılları yakından görmek ve incelemek de nasip oldu.

Toroslara Ava Çıkıyoruz

Zanapa’daki ikinci yılımın yaz dönemiydi. Temmuz ortaları. Ereğli’den bir arkadaş ve zanapa’dan ben dâhil üç ki ile birlikte dönrk kişi Toraslara çıkmaya karar verdik. Ne olur ne olmaz diye av tüfeklerimizi aldık. Sıcak olmasına rağmen yukarılarda geceleyin üşürüz diye birer hırkamsı üstlüğü çantamıza yerleştirip yola çıktık. İvriz’in doğu yakasından tırmamaya başladık. Geçtiğimiz yerlerde rastladığımız çobanlardan yol sora sora Aydos tepesinin batısına doğru uzanan az engebeli geniş bir yaylaya ulaştık. Aşağılar sıcaktı, ne olur olmaz diye birer hırka türü şeyler almamıza rağmen geceyi dışarıda geçirmenin imkânsız olduğunu görünce ilerideki Yörük çadırlarına yöneldik.  İlk ulaştığımız çadırın sahibi bizi obabaşına yönlendirdi. Girdiğimiz kara çadır yaşlı bir nineye aitti. Hoşbeş ve tanışma faslı bitti. Yaşlı ninenin adının Hörü (Huriye) olduğunu, ona halkın da “Hör’ebe” diye hitap ettiğini öğrendik. Hörü Nine ağır oturaklı, ne dediğini ne yapacağını çok iyi bilen bir Türk anasıydı. Önce bize kendi elleriyle ayran ikram etti. Bizim ayranı içmekte -üşümekten- zorlandığımızı görünce “Durun size bir öğmeç pişireyim.” diye ocak yakmaya davrandı. 

Çadır direğine asılı bir keseyi aldı; içinden benim çocukluktan bildiğim çakmak, çakmak taşı ve kav çıkardı. Ateşi onunla yakacaktı belli ki.   Biz hemen atıldık “Kibrit var, Nine. Uğraşma!” Aldığımız cevap Yörük iktisadını anlamamıza yetti. 

“Koy onu cebine. Ucuzu varken pahalıyı kullanmak olmaz. Üşenmek hiç...”

Hörü Nene boş yere obanın ulusu seçilmemişti, anlaşılan. Bu arada çakmağı çakıp kıvılcımlar sıçratmaya başladı. Bu kıvılcımlara buralarda “cıngı” dendiğini öğrendim kendisinden. “Çakmak, çakmak taşı ve kav” bizdeki ile aynıydı. Biz onların “cıngı”sına “kıvıl” derdik. Derken kav tutuştu, üfleyerek kocaman bir ocak yakıldı. Hörü Nene bize “öğmeç” pişire dursun, dışarıdan birileri seslendi, “Mustafali!” diye. 

Nene, “Mustafali yok, gel hele misafirlerimiz var... Hasan!” diye gelen genci davet etti. 

Hasan’la tanıştık, hâl hatır sormalardan sonra anladık ki Mustafali, Hasan’ın akranı ve arkadaşı... 

Nene, Mustafali’nin şehire gittiğini iki gün sonra döneceğini söylemesi üzerine aralarında şöyle bir konuşma geçti:

-” Düğün değil, bayram değil ne işi var şehirde?” 

-”Cıngılı aygıtçıya gitti, radıyosu bozulmuş...”


Ben bu “cıngılı aygıt” sözündeki “cıngılı”yı, süslü püslü, çocuk oyuncağı tarzı şeyler anlamına gelen “cıngıllı” ile karıştırmış veya öyle sanmıştım. Birkaç yıl önce Mersin-Silifke-Karaman yöresine ait ağızları araştırırken “cıngı” kelimesinin aynı zamanda “elektron” anlamına geldiğini öğrendim. Şimdi Hörü Nene’nin bilgeliğine bir kat daha hayran oluyor ve kendisini hayırla anıyorum. O sıralar, daha “elektronik” sözü dilimize yeni girmiş, üniversitelerimizde “elektronik” bölüm ve bilim dalları yoktu, ama ders olarak elektrik dersleri arasında bir veya iki ünite hâlindeydi. Oysa Hörü Nene’nin obasında ya da Toroslarda yazlayan Yörükler arasında “cıngılı” adıyla vardı. Vardı ki o zamanlar gözde meslek erbaplarından sayılan “radyo tamircisi”ni, “cıngılı aygıtçı” diye adlandırmışlardı. (Televizyon daha Türkiye’ye gelmemişti veya yaygın değildi.)

Üçüncü Yıl Bitirme Sınavları

Bütünleme sınavları yapa yapa artık bu tür sınavların nasıl yapılacağını iyice öğrenmiştik. Sağolsun, Müdürümüz Fikri Özmen bey hem pratik hem de titizdi. Elinden her iş geldiği gibi gözündün de hiçbir şey kaçmazdı. Bana sık sık bir iş yaparken burada ne tür hatalar yapılabileceğini ve bunlara karşı daima uyanık olmayı öğütlerdi. Özellikle bana bir defter vermiş ve kopyasını çıkarmamı istemişti. Bu defter, başta Tebliğler Dergisinin fihristi idi. Konunun adı ve hangi tarih ve sayılı tebliğler dergisinde yer aldığını yazıyordu. Ben zaten kelime fhristi ile uğraşıyorum. Bu iş bana pek de yabancı değil. Bana defteri verirken “Sen ileride mutlaka yöneticilik yaprasın, bu defterin büyük yardımı olur. Yenileri ekle ve devam ettir.” demişti. Emekli olana kadar o defteri işlemeye devam ettim. Özellikle Şube Müdürlüğü yaptığım sıralarda çok işime yaradı. Ve kendisini hep hayırla andım. Ne bilmişti, benim ileride yöneticilik yapacağımı?

O yıl içinde üç yıllık mecburi hizmetimi tamamladığım için Denizli’ye naklim için dilekçe vermiştim. Öğretmenliğe başladığım günden beri kafamı kurcalayan bir fikir vardı. Ben iyi bir öğretmen olabilir miyim? Acaba başka işlere, mesleklere geçsem mi?

Hatta bu son yılda Ankara Mektupla Öğretim Merkezinin radyo tamirciliği programına katılmıştım.

Devam edecek..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar Çağbayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.