Geçmişimden Kırık Dökük (48 )

Devam  Cumartesi günüydü. O zamanlar cumartesiler yarım gün mesai idi. Gündüz böyle geçti... Bizde büyük baldız, iki kızı misafirdi. Bir de küçük bald...

Devam 

Cumartesi günüydü. O zamanlar cumartesiler yarım gün mesai idi. Gündüz böyle geçti... Bizde büyük baldız, iki kızı misafirdi. Bir de küçük baldız zaten bizimleydi. Geceleyin uykuya yeni varmışken kapının zili uzun uzun çaldı. İlk uykunun sersemliği ve bin bir türlü düşüncelerle kapıyı açtım. Kapının önünde, kaldırımda bir gece bekçisi dikeliyor...

-”Hayrola bekçi kardeş?”

-”Yunan gelcekmiş, Söke boşaltılacak... Emir böyle...

....

İçeri döndüm. Gecenin yarısı. Bir bebek, üç çocuk... Yedi kişi... Nereye nasıl gidilir?.. Boşaltacak adam... Aracı gönderir, güvenli bölgeye seyrekleştirir... Benim bildiğim, okuduğum bu... Ev halkı ayakta, çocuklar uykularından uyandırılmanın huysuzluğu içinde... Biz büyükler bir şey yapamamanın çaresizliğiyle birer arpacı kumrusu... Düşünüyorum, bu gece ben şu evimden daha sağlıklı bir sığınak bulamam ki... Duvarlar kalın taş duvar... Arka odaların güvenliği değme sığınaklarda yoktur... Ben böyle düşünürken kapı zili bu kez can alıcı gibi çalmaya başladı. Çıktım. Yine aynı bekçi...

-”Daha ne duruyorsun hemşerim? Yunan Beşparmak’a gelmiş. Sabah buradaymış...”

-”Bizi götürecek araba nerde?..

-”Ne arabası, 

sen kıpıttın heral...”

-”Boşaltma emri veren makam, bunları hesaplamak zorunda... Dört çocukla meydana çıkıp da senin Yunanının kurşununa hedef olamam. Git kaymakama söyle... Bir daha da bu kapının zilini çalıp içerdekilerin yüreğine indirme...”

Bekçi gitti.  Bizim pencerenin önünde kadının elinden tutan on-on iki yaşlarında bir kız çocuğu, beyinin kucağında beş altı yaşlarında bir başka çocuk bekleşiyorlar. Ne yana gideceklerini kararlaştıramamış, panik yüzünden düşünme ve karar verme yetilerini yitirmiş vaziyette... Sokaktan bir aşağı bir yukarı gidip gelen insanlar... Bağrışlar çağrışlar... Ağlaşan çocuklar, “ne yapacağız?” diye çırpınan kadınlar... Düşünceli düşünceli üç adım sağa gittikten sonra geri dönüp çocuklarını ve eşini kolları ile korumaya kalkışırmış gibi durup bekleşen erkekler...

Bekçi bizim zili bir daha çalmadı. Az sonra komşulardan biri geldi pencerede beni gördü... Gel hoca bizim inşaattaki depoya girelim de şu bekçi rahat etsin... Senin sert çıktığını söyleyip durur... Emrine itaat etmiyormuşsun...

Çoluk çocuk toparlandık komşunun üst katını işleyerek ev hâline getirdiği, zeminde  pamuk deposu yapmak üzere henüz kapısını kepengini takmadığı hangar gibi yere vardık. Tuğla, çimento torbası vb. üzerine tünemiş insanların biraz kıpırdayarak yer açmaya çalıştığı yerlere kadınları oturttuk, kucaklarına da çocukları yatırdık... Biz erkekler ayakta... Sabahı bekliyoruz... Oysa buraya bir silahlı düşman gelse otuz kişiyi birden biçer atar... Bekçi babanın emrini dinledik... Köşede yaşlıca bir amca küçük el radyosunu habire cızırdatıp duruyor... Kâh hışırtılar, kâh benim anlamadığım bol s’li, tıslı haberleri dinliyordu. Bir kere daha istasyon değiştirdi. Hışırtısız, parazitsiz bir istasyon buldu. Bir müddet dinledi... Arkasından “mere...” ile başlayan bir küfür patlattı. Ve bize, “Beşparmak, bizimki değil, Kıbrıs’taki Beşparmak’mış.” dedi, kalktı evine gitti. Biz de kapıya yöneldik. Bekçi hepimizi ayağa kalkmış dışarı çıkarken hışımla “Hemşerim nereye?..” sözünü bizim Giritli amca ağzında bıraktı. Git amirine söyle Yunan bizim Beşparmak’ta değil, Kıbrıs’ın Beşparmaklarında sıkışmış. Sıkı mı buraya gelsin!..”

Rahat nefes aldık. Sabah erkenden önce İzmir’e, oradan da Eskişehir’e çocukları, eşimi ve baldızı amcalarına götürdüm, bıraktım. Kendim acilen döndüm. Pazartesi sabahı, saat yedi sıralarında Ortaklar’a geldim. Söke’ye geçecek araç bekliyorum. Yanımda bir otomobil durdu. Direksiyonda bir beyefendi, yanında bir bayan. Sordular, Söke’ye gideceğimi söyledim. “Bin biz de o yana gidiyoruz.” dediler. Ben binmek için kapıya yapıştığım sırada ileriden biri bağırarak geldi. “Bey, buradan yolcu alamazsın...” Sürücü araçtan indi. “Ne diyorsun sen be kardeşim?” Adam oraların Ortaklar minibüslerine ait olduğunu, buradan yolcuyu ancak kendilerinin alabileceğini filan bağıra bağıra söylemeye başladı. İş biraz daha ağır sözlere doğru kaymaya başlayınca sürücü “Bak çok oluyorsun, ağzını bozma.  Sabah sabah mesaiye yetişeceğim, ben Milas savcısıyım. Germencik savcısını aramayayım. Ağzını topla...” deyince bizim dayılanan minibüsçü sesini kıstı ve gerisin geriye hiçbir özür bile beyan etmeden kaçıp gitti. Böylece Milas savcısı ile Yeltepe yoluna kadar geldim. Kendisine teşekkür ettim. Manisa’nın bir ilçesinde misafir olan kızını almaktan geliyormuş.

O gün kaymakamlıktan emir geldi, 24 saat görev başında olacaktım. Yani gece gündüz okuldayım. Okulda haberleşme aracı olarak sadece manyetolu bir telefon var. 

Devam edecek

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar Çağbayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.