TEKE BIÇAĞI Namıdiğer Yatağan

Dünden devam...

Pencereyi açtı, başını çıkarıp dışarıdaki havayı içine çekti, gören de sanki kokluyor sanır. “Güzel!” diye mırıldandı. Pencereyi kapatmadan döndü, ilaç dolabındaki alabalık yağı şişesini, bir iki kutuyu devirip düşürerek bulabildi. Düşenler yerine konulup devrilenler de doğrultulduktan sonra koltuğa çöktü, dizlerini ovuştura ovuştura bir güzel yağladı. Aynı uygulamayı bileklerine ve dirseklerine de yaparak bir müddet bekledi. Emildiğine kanaat getirince doğruldu, toplandı şişeyi yerine koydu.    

-Hanım, ben çıkıyorum canım... Gelecek, alınacak bir şey?..

-Manava köy domatesi tembih ettimdi. Bugün için geleceğini söylemişti. Geldiyse... Sen bilirsin... Bir iki kilo alıver. Başka yok...

GÜZ sonuydu, “Havanın ağustostan farkı yok.” diye mırıldanırken yine de tedbiri elden bırakmamaya karar verdi, askılıktan aldığı hırkayı koluna taktı, cümle kapısından yavaşça sokağa çıktı, yüzünde maske...

Doktor “yüyüyüş” vermişti. “Azar azar, sürekli... On dakika dinlen, on dakika yürü. Zamanla artırırsın.” diye de eklemişti. “En uygunu sabahın bu saatleri benim için...” Doktorun tavsiyesine uymuş, yüyüşü yarım saate çıkarmıştı. Evinden belediyenin yeni yaptığı mini parka kadar yürüyor orada dinleniyordu. Böylece birkaç git gel yaptığı zamanlar geceyi rahat uyuyabiliyordu. İşte şu geçtiğimiz iki günü yürüyüşsüz geçirmenin sıkıntısını bu gece yaşamıştı. “Ne yapıp edip yürümeli...” diye düşündü ve şimdi yürüyordu. Allah’ın “Yürü ya kulum!” dediklerinden değildi ama şükür ki yürüyebiliyordu. 

Yürüyebilmek ne büyük mutluluk... Ve ötesi bir şeyleri yapabilmek... Yiyebilmek, içebilmek... Uyuyabilmek ve uyanabilmek...Daha da görebilmek, duyabilmek, hissedebilmek... Bunlar hangi parayla alınabilir?  Hangi bedelle kazanılabilir? Başkalarından bir yardım beklemeden yapabilmek... Kendi işini kendisi görebilmek... 

Oturduğu bankta daldı, geçmiş yıllara... “Geçti gitti, koca gençlik!” diye iç çekti. Yürümek ne kelime otur durak yoktu o zamanlar... Gün, koşturmaca sabahın kör karanlığında başlar, akşamın zifirinde zorunlu olarak son bulur... Köy işi bu... Çalışmadan olmaz. Hayvanın mı var, yiyeceğini içeceğini zamanında temin edecek, zamanında vereceksin. Yoksa Yaradan katında sorumlusun... Ekili dikilin mi var bakacaksın, sulayacaksın ki ürün alasın, hem de yine Yaradan’a karşı sorumlusun... Elimizin altındakilerden sorumlu tutuyor. Sahiplenmek yetmiyor. Elimizin altındakiler bizim yararlandığımız her şey... Şu hâlde onların hayati gereksinimlerinden, korunmasından, bakımından sorumluyuz. Sahip olmak, sorumluluğunu bilmek ve gereklerini yerine getirmeyi zorunlu kılar. Hem bu karşılıklı yararlanmanın ilk şartıdır. O yüzden köy hayatı koşturmakla geçer ve öyle geçti. Hele çobanlık... Her hayvandan ayrı ayrı sorumlusun. Satın alıp salıvermek yetmez. Her birinin ayrı ayrı bakımı, temizliği, sağlığı var... Nasıl bir bir tutup sütünü sağıyorsak bir bir bakımını da yapmak gerek... Yani aldığını geri vermek ya da verdiği kadar almak... Devam edecek....

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar Çağbayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.