Ramazan sayfası

ŞİRKTE VE KÜFÜRDE İNAT EDENLER 

Nebimiz Hz. Muhammed  Medine’de biraz Mescid-i Aksa’ya doğru gönülsüz de olsa dönüp namaz kılmıştır. Rabbimiz onun bu gönülsüzlüğünü de bildiğinden ve esas Kıble’nin de Mekke’de Kâbe olduğundan, Nebimizin Kâbe’ye dönmesini emretmiştir. İsrailoğulları Nebimizin bu tavrına karşı çıkmışlar ve namaz kılanları varsa da Kâbe’ye dönmemişler. Rabbimiz Bakara suresi 145’nci ayette onları şöyle tavsif etmiştir. Mealen “Sen kitap verilenlere her belgeyi getirsen bile yinede senin kıblene tabi olmazlar, sende onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlar, birbirlerinin kıblesine de tabi olmazlar. Sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve heveslerine uyarsan o zaman sende gerçeğe haksızlık edenlerden olursun. ”Evet, kendilerine kitap verilen İsrail oğulları şirklerin de ve küfürlerin de kalmakta ısrarlılar, belge, delil, kanıt ne getirirsen getir yanlış yollarından dönmüyorlar ve şimdiye kadar da dönmemişler. Tabi istisnalar hariç, onlar genel kaideyi bozmaz. Sanki dünyaya iki tane Peygamber gelmiş Hz. Musa ve Hz. İsa. Güya Hz. İbrahim Nebiyi de sevdiklerini söylüyorlar ama, onun Kâbe ile ilgili yaşamını kabul etmiyor ve hatta ilk Nebi Hz. Âdem Peygambere de gerektiği gibi inanmış değiller. Yani, kendi heva ve heveslerine göre dinlerini şekillendirmişler. Bu tutum ve davranışlarının yanında bir çarpıklıkları daha var, kendi aralarında  da bir kıble birliği yok, dolayısıyla birbirlerinin kıblelerine de tabi olmuyorlar. En büyük ayrılıkları Kudüs’te Mescid-i Aksa’da başlamıştır. Beni İsrail’in son peygamberleri Hz. Zekeriyya, oğlu Hz. Yahya ve ayni sülâleden Hz. İsa bir asrın içinde doğmuş ve badireli bir hayat sürmüşler. Tevrat’a inandıklarını ve ona uyduklarını iddia ediyorlardı, Hz. İsa’ya İncil inip, Tevrat’ın bazı hükümlerini değiştirdiğini görünce, İsrailoğulları karşı çıktılar, Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya İncil’i kabul edip ona uyunca, İsrail oğulları Hz. Zekeriyya ile Hz. Yahya’yı öldürdüler ve Hz. İsayı da öldürmek istediler. Rabbimiz Hz. İsa’ya bir yol gösterdi ve o da o yoldan gidip öldürülmekten kurtuldu. İşte İsrailoğulları bunlar!...

KUR’AN-A İNANANLARA İLÂHİ TAVSİYELER  

Rabbimiz, Kur’an da, kendilerine daha önce kitap verilen kavimlerin/toplumların durumlarından birçok yerde bahseder. Bilgilendirir ki, insanlar doğruyu, hakkı-hakikati öğrensinler ve onlara aldanıp, kanmasınlar. Bunu Nebimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâm vasıtasıyla bildiriyor. Yukarıda zikrettiğimiz Bakara suresi 145. Ayetin sonunda şöyle ifade eder: *Sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve heveslerine uyarsan o zaman sende gerçeğe haksızlık edenlerden olursun.* Onlara uymamak için sığınmak ve yardım almak konusunda da Rabbimiz yol gösteriyor, sığınak ve mercilerini tarif ediyor. Bakara suresi 153’ncü ayeti kerime de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler sabır ‘direnerek’ ve salât ‘namaz ve dua ile’ Allah’tan yardım isteyin, şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” Evet, şirk ve küfürde olanların, baskı ve zulümleri olursa, onlara o anda ve ortamda karşı koyup baskı ve zulümlerini def edemezseniz, direnin, onlara uymayın. Namaz ve dua ile Allah’tan yardım isteyin. Burada namaz ve dua ile yardım, eve veya camiye kapanıp bol bol namaz kılıp Allah’a yalvarıp yakarmak olarak anlamayalım. Elbette bunu da bir ölçü içinde yapacağız. Ama orada öyle kalmayacağız, direnip Allah’a sığınıp, bilgi ve kâbiliyetimize göre kurtuluş fikir ve projeleri oluşturmaya çalışacağız. Amaç, teslim olup her şeyden vaz geçmek değil. İman bilinciyle, ubudiyet halinde Allah’a yönelip kurtuluş çareleri aramak. Dikkat edilirse bu ayette önce bir ifade var *Âmenüstâinü, ya eyyühellezine” ile başlıyor. İmanla Allah’a sığınma/yardım isteme. İman bilinciyle Allah’a teslimiyet ve direnerek namazla yardım istemek. Yani, beyin ve beden durmayacak, hareket halinde kurtuluş çareleri arayacaktır. GERÇEK DİNDARLIK İMAN VE AMELDE (18) Zamanımızda bir tabir türedi “Dincilik” nedir bu dincilik? Anladığım kadarıyla, dinde bilgiçlik taslayıp, bildiklerini yaşamayan ve birde dini istismar vasıtası yapıp kazanç sağlayanlar. Yani, dinde samimi, dürüst ve fedakâr olmayanlar. Aslında bunlar her zaman çok olmuştur, ama zamanımızda bir farkı var, ukalâsı ve mürayisi daha fazla. İşte bunlar için Yüce Allah’ın Bakara suresi 177. ayeti var. Gerçi daha başka çok ayetler var da, bana göre bu ayetin yeri başka! Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz dindarlık değildir. Fakat gerçek dindarlık Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kitaba ve Nebilere iman eden, ihtiyacın olmasına rağmen malını, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım için el açanlara, özgürlüğüne kavuşmak için paraya ihtiyaç duyanlara harcayan, namazı kılan, zekâtı veren, sözleştikleri zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntı da, hastalıkta ve savaşta sabredenler, işte davasında sadık olanlar ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar bunlardır. Evet, dindarlık, yüzünü sağa sola çevirmekle olmuyor, cephe ve taraf belirlemeden önce bir iman bilinci var çok önemli, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanmak. Dinde bu noktada temeli sağlam atacaksın. Üzerine amel/eylem binasını kurmak için bu şart. Herhangi bir fitne-fücur, şirk ve küfür depremi binayı yıkmasın. İman zemini öyle bir sağlam ve güçlü olmalı ki, ifade ettiğimiz sarsıntılarla bu binanız yıkılmasın ve sizde onu terk edip kaçmayasınız. Bu kaçış nasıl olur? Eğer zemin etüdü gerektiği gibi yapılmadıysa, ilk sarsıntı, ihtiyacın olmasına rağmen, akraban zor durumda ona yardım etmezsin, zor durumda olan yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım için elini açanlara ve özgürlüğünü kazanmak için paraya ihtiyaç duyanlara yardım yapmazsın. Bir takım bahaneler bulursun bunlar senin depremlerin olur. Yoksa, bunlar senin görevlerindir, iman bilincinin, ubudiyet eylemlerindir. Bu çerçevenin içinde namaz ve zekât yer almaktadır. Buna çok dikkat etmek gerekir. Her namaz ayetinde infak var!

SÖZÜNE SADIK VÂDİNE MUSADDIK OLMAK 

Müslümanın amel ve eylem yönünden en önemli ve birinci hasleti doğruluktur. Müslüman asla yalan söylemez, en yakın akrabasının aleyhine bile olsa. Yalana üç yerde izin varmış şayiası da yalandır. Yalanın hiçbir yerde yeri yoktur. Müslüman verdiği sözü tutar, tutamayacak olduğu sözü vermez. Söz namustur diye bir kavram vardır müslümanın olduğu toplumda. Yüce Allah ben onlardan (müslümanlardan) söz aldım diyor. Ben iman ettim İslâm dinini kabul ettim diyenler Allah’a söz vermişlerdir, itaat edeceklerine dair. Yukarıda mealini vermiş olduğumuz Bakara suresinin 177. Ayeti buna delildir. Ayette ifade edilenler müslümanlığın ıspatıdır. Çünkü, yalanla iman bir arada bulunmaz, birinin olduğu yerde diğeri duramaz, tutunamaz, dayanakları yoktur. Peygamberimizin Sahabelerinin içinde doğruluğu ve dürüstlüğü ile tanınan ve ün yapan Hz. Ebu-Bekir’dir. Her hâlûkârda Hz. Nebimizin, Rasullüğünü tasdik etmiş, arkasında durmuş onu hiç terk etmemiş. Zamanımızda bu haslet en çok ihlâle, ihmâle ve terk edilmeye uğramaktadır. Meselâ, Bakara 177. Ayetteki görevlerini yerine getirmeyen bir kardeşimize, sen sözünde durmuyorsun dediğinizde, size güceniyor, darılıyor ve küsüyor. Böyle mi yapması gerekir? Oysa, o bir hatırlatma, uyarı ve ikazdır. Kendisine kızması, nefsine darılması ve egosuna küsmesi gerekmiyor mu? Ama, rolünü yanlış yere oynuyor, uyarı yapan kardeşine teşekkür etmesi icabetmektedir. Müslüman mutlaka doğru olmak zorundadır, çünkü o doğru olacağına söz vermiştir. Allah’ a verdiği sözü tutacak, sosyal yaşamında insanlarla olan ilişkilerinde verdiği sözleri tutacak, vaatlerini yerine getirecek, unutmayacak ki bu onun ahlâkının da ölçüsüdür.


DÜNYADA VE AHİRETTE İYİLİK İSTEMEK       İnsana her an ihtiyaç olan, hiçbir zamanda red ve terk edemeyeceği, rahat zamanında da sıkıntılı zamanında da istediği en büyük, en faydalı, en güzel ve en yararlı olan şey iyiliktir. Müslüman dünyada da Ahirette de iyiliğe taliptir, bu talebi de halistir. İyilik, muhtevası çok geniş, Allah’ın katında sonsuz, kula sınırlı bir miktarı bile yetiyor. Besmelede Rahman ismiyle Rabbimiz bu sınırsız nimetleri iyilikler adı altında sunmaktadır. Bu sınırsız iyiliklerden her insan ister, ama çoğu bu dünyalık ister ve bu dünya için çok ister. İşte Rabbimiz, Bakara suresi 201’nci ayette bunlara topluca iyilik adı altında işaret etmektedir. Şöyle buyuruyor: Mealen “Yine onlardan kimileri de *Rabbimiz bize bu dünyada iyilik ve güzellik ver. Ahirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!” derler. Bu Ramazan yazılarımızın konusu da bu üç ana tema üzerinde olacaktır. Bunlarda Namaz, İnfak ve Dua’dır. Namaz, müminin ubudiyetinin kişisel dini bağının günde beş vakit Rabbine itaatinin ibadette tescil belgesidir. Kur’an da bu ibadetin geçtiği ayetleri esas alıp, ağırlığı bu noktaya verip, buradan infak ve duaya geçişimiz ve değerlendirmelerimiz olacaktır. Örneğin, kişiselliğimizi infakle sosyalleştirirken, zekâtla infakı kollektifleştiriyor ve mümin kardeşliği birlik ve beraberliği oluşturulmuş oluyor. Dua da bunların üstünde, müminlerin iman bilinci kardeşliğiyle birbirilerine Allah’tan aracısız hayırlar, iyilikler ve güzellikler dilemesi, istek ve taleplerde bulunmasıdır. Yani, namaz, infak ve dua müslümanı ayakta tutan, güçlü kılan ve Tevhid bayrağı altında toplanıp hep birlikte Allah’a kul olmayı gerçekleştiren kişisel, toplumsal ve millet olma iman bilinci teslimiyetidir. Dikkat edelim, bunlardaki zafiyetler felâkete kapı açan işaretlerdir. Zamanımız da bunları yaşıyoruz. 

KULLUK BİLİNCİNİN DUA İLE ALLAH’A ARZI  

Hayatımızda duanın çok önemli bir yeri vardır. Müslümanlar kendilerine ve birbirlerine karşılıklı dua ederler. Rabbimiz *Sizin duanız olmasa ne öneminiz var* diyor. Dua müminin silâhı, dua müminin Allah’a olan ilticagâhıdır. Din adına çok şeyden gafil olan insanlar, birbirlerine hâl hatır sormalarında kendilerine dua etmekten aciz veya kaçınıyorlar. Çünkü, nasılsın, iyimisin sualine karşılık, Hamdolsun Allah’a çok şükür iyiyim demiyorlar da, “ne yapalım iyiyim demek âdet olmuş!” şeklinde cevap veriyorlar. Kendileri için bile duanın ne kadar önemli, gerekli ve yararlı olduğunu idrak edemiyorlar. Her şeyde bize gerekli bilgiyi veren Rabbimiz Kur’an da nasıl dua edeceğimizi de öğretiyor. İşte Bakara suresinin son ayeti de bu konuda şöyle: Rabbimiz buyuruyor: Mealen, 286. Ayet “Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir sorumluluk yüklemez. Kazandığı iyilik lehine ve işlediği kötülük aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutur veya hata edersek, bizi bununla cezalandırma! Rabbimiz bize, bizden öncekilere yüklemediğin gibi ağır sorumluluklar yükleme! Rabbimiz, gücümüzün yetmeyeceği yükü bize yükleme! Bizi affet! Muaf tut, bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bizim Mevlâmızsın kâfirler güruhuna karşı bize yardım et.” Burada yeri gelmişken bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Hani miraç gecesi diye bir kandil gecemiz vardır her yıl kutlarız. Bu gecede güya Rabbimiz, Nebimize 50 vakit namaz emretmiş, Nebimiz bu emri alıp dönerken Hz. Musa ile karşılaşıyor, Hz. Musa ümmetine ne götürüyorsun deyince, 50 vakit namaz diyor. O da çok, benim ümmetim yapamadı, dön Rabbine azaltmasını söyle diyor, Nebimiz dönüyor ve bu gidiş-geliş trafiği 3-5 sefer sürüyor, âdeta bir namaz pazarlığı yapılıyor. Oysa, ayette ne diyor Rabbimiz? Lütfen dönelim ayeti bir daha okuyalım.

MİRAÇ’TA NAMAZIN FARZ KILINMASI

Müslümanlar olarak namazla ilgili çok şey biliyoruz, duyuyoruz ve okuyoruz. Bunların doğruluk derecelerini Kur’an’la karşılaştırmamız gerekmektedir. Çünkü, bir çoğu Kur’an-a aykırıdır ve Kur’an’la çelişmektedir. İşte Miraç olayı ile ilgili namaz adına yazılan ve söylenenler. Rabbimiz, bize gücümüzün üstünde bir şey yüklemediğini söylüyor, ama miraç gecesinde 50 vakit namaz emrediyor. Bu bir saçmalık değil mi? Hele o Nebimiz Hz. Muhammed, Hz. Musa ve Yüce Rabbimiz arasındaki namaz pazarlığı trafiği gülünç ve çirkin değil mi? Bu hikâyeleri hangi Yahudi dönmesi uydurdu? Öyle ki, Kur’anda bir İsra olayından bahsediliyor, İsra suresinin 1. ayeti bu olayı anlatır. Ama, ona bir Miraç olayı ekleyip, İsra olayı âdeta unutturulmuş, en azından bu gerçek, hikâye ile örtülmüş. Rabbimiz, size kaldıramayacağınız yük yüklemedim diyor, ama Nebimizi Miraca/yedi kat göklere çıkaranlar Allah’la yüz-yüze görüştürüyorlar ve bir çok olaylarla karşılaştırıyorlar 50 vakit namaz da onların içine dahil, çok yüklü bir şekilde Miraç’tan dönüyor. Miraç olayı Kur’an da yok, çünkü anlatıldığı gibi öyle bir olayın harikulâdeliklerinden Kur’an bahsetmez. İsra olayından bahseder, İsra suresinin birinci ayetinin Meali de şöyle: “Kulunu bir gecede Mescid-i Haram’dan alıp, çevresini bereketli kıldığı en uzak Mescid’il Aksâ’ya götüren Allah, eksikliklerden uzaktır. Bu, ona bir kısım ayetlerimizi göstermek içindir. O (Allah) işitir ve görür.” Esas bu ayetin üzerinde durmak lâzım. Yüce Allah fizik ve meta fizikçiye ve kuantum fiziği ila uğraşanlara burada bir ufuk açıyor. Hadi bakalım araştırmaya, bilimsel alanlarda çalışmaya, teleskoplara ve laboratuvarlara, bu kadar uzun bir yol, bir gecede, yerde yürüyerek sabah olmadan nasıl gidilip gelinir? Cennetten  burak, bilmem nereler de ne durakları bırak. Bu olay bu dünyada, bu dünya şartlarında nasıl olur ona bakalım. Hadi bakalım fizik ve meta fizikçiler, Kuantum fiziği ile beraber, meydanlar sizin!..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.