Ramazan Sayfası

NAMAZ VE ZEKÂT DA ALLAH’A İTAAT  

Salât kelimesi üzerinde biraz fazla tahşidat yapılmış ve yapılmaktadır. Salât yalın hâliyle ve anlam itibariyle Allah’a itaat yönelimli bir kelimedir. Ekîmissâlti olarak gelirse direk namaz kılmayı ifade ettiği işin uzmanları tarafından bildiriliyor. Bu konuda farklı görüşlerin olması fazla hassasiyetin ve dinde ibadet muhtevalı düşüncelerin ağırlıkta olması dolayısıyladır diye düşünüyorum. Bazı meal yazarları namazın ve zekâtın bir ayetin içinde ardarda gelmesini, Allah’a ibadet tabanlı, sosyal adâlet çerçeveli yardımlaşma ve dayanışma anlamında yorumlamışlar. Biz bu konuda uzman değiliz. O nedenle olayın ilmi ve bilimsel derinlikte delillendirilmesi onların bu alandaki vukufiyetlerine ait deyip geçiyor ve bu kadar bir bigilendirme ile yetiniyoruz. Ahzap suresinden bir ayetle değerlendirmemizi sürdürüyoruz. 33. Ayet meali şöyle: “Vakarınızı koruyun, eski cahiliye döneminde olduğu gibi açılıp-saçılarak dolaşmayın. Namazı kılın zekâtı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey nebinin hane halkı! Allah bu emirleriyle sizi sadece her türlü kötülükten ve günahtan arındırmak böylece sizi tertemiz yapmak ister.”Bu ayetin sadece Peygamberimizin hane halkı ve eşleri için indiğini söyleyenler var ve onlarda önemli bir çoğunluktadırlar. Hedef o olmakla beraber, muhtevanın içindeki ayrıntılar bütün müslümanlar için gereklilik ifade edebilir. Meselâ, her müslümanın vakar sahibi olması, kadınların sokakta açık-saçık gezmemesi ve namazını kılıp zekâtını vermesi bir genelleme ihtiva etmektedir. Yani, müslüman başıboş, sorumsuz olamaz, hâl ve hareketlerine dikkat edecek, çevresini rahatsız etmeyecek. Müslümanlar birbirlerine karşılaştıklarında sevgi, saygı, hürmet ve hoşnutluk yansıtacaklar. Huzursuzluk vermeyecek, gerektiği yerde yardımlaşacak ve fedakârlıklar da bulunacaktır. Bunlar müslümanın dini ve insani görevleridir.

KİMSE-KİMSENİN GÜNAHINI YÜKLENMEZ 

 Halk arasında meşhurdur, olumsuz bir davranışta kardeşini yanlışa sürükleyen kişi “Gel yahu ne günahın varsa benim olsun” der. Eğer kişi işin bilincinde değilse, arkadaşının hatırı kırılmasın düşüncesiyle o yanlışa arkadaşıyla beraber ortak olur. Hâlbuki, kimse, kimsenin günahını yüklenmez ve çekmez, dinimizde böyle bir şey yok. Lâkin, Peygamberimize atfen bir hadis nakledilir, hemde bu hadis çok meşhurdur, dini sohbet toplantılarında, hutbe ve vaazlarda cemaate dünyadan örneklendirilerek anlatılır. Güya Peygamberimiz bir toplantıda demiş ki, “Ben size esas müflisin (iflâs edenin) kim olduğunu söyleyeyim mi? Ashabı, evet söyle ya rasulallah deyince, Peygamberimiz Aleyhisselâm, esas müflis Mahşer de huzuru ilâhi de Mahkeme-i Kübrada hesap vermeye birçok sevaplarla gelir. Ama, yaptığı haksızlıklar ve işlediği günahlar o kadar çok ki, o hak sahiplerine sevapları taksim edilir yetmez, bu sefer hak sahiplerinin günahlarını yüklenir ve cehenneme gider.” Oysa bu mümkün değil. İşte Fatır suresinin 18. Ayeti. Mealen “Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez. Yükü ağır olan biri başka birini çağırıp yükünün bir kısmını taşımasını isterse  o kişi en yakını bile olsa ona hiçbir yük yüklenmez. Sen ancak Rablerine içten derin bir saygı duyan ve namazı hakkıyla kılan kimseleri uyarabilirsin! artık kim şirkten arınırsa ancak kendisi için  arınmış olur, zira dönüş Allah’adır.” Evet, ayet apaçık ifade etmektedir. Şimdi bu durum karşısında Hz. Peygamber hiç ayete ters düşen bir şey der mi? Bu asla mümkün olmayan bir bühtandır ve yalan haberdir. Peygamberimiz üzerinden bir tasarruftur, Kur’an-a gerektiği gibi ilgi duymamak ve okuyup öğrenmemektir. Burada bir gerçek daha var, o arkadaşına bütün günahların benim olsun diyenler, dini hafife alanlardır, buna da dikkat etmek lâzım. Bu nedenle de olsa gerektir Rabbimiz, Nebimize *Sen ancak Rablerine derin bir saygı duyan ve namazı hakkıyla kılan kimseleri uyarabilirsin!* diyor. Demek ki uyarılmanın bile şartları var.

MUTLULUK, NAMAZ, İNFAK VE TEBLİĞDE

 İslâm da herşeyde bir ölçü, bir yasa, bir anlam ve bir amaç vardır. Emekte zayi olmak, haksızlığa uğramak, mahrum kalmak ve unutulmak diye bir şey yoktur. Zilzal suresinin son ayetlerinde Rabbimiz ne diyor? “Femen yağmel miskale zerratin hayran yerahu Vemen yağmel miskale zerratin şerranyerahu” *Zerre kadar şer işleyen onu görecek. Zerre kadar hayır işleyen de onu görecek* Yani, insan yaşamıyla ilgili ne yaptı ise, iyi-kötü o kendisine gösterilecek. Bunu sevap, günah diye de tercüme edenler var. Ama, kendilerine gösterileceği kesin. Burada önemli olan, insanın çok ciddi ve hassas bir şekilde titizlikle takip edildiği vurgulanmaktadır. Hadi canım sende, boşver aldırma, takma kafana sözlerine insanın hayatında yer yok. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim de, özellikle günahlarımıza karşılık olarak işlenecek sevaplara dikkat çekiliyor, çok yerde hatırlatılıyor, tavsiyeler yapılıyor ve uyarılar da bulunuluyor. En çokta infaktan, iman bilinciyle yapılacak salih amellerden bahsediliyor. İşte Fatır suresi 29 ve 30’ncu ayetlerin anlamları da ayni minval üzeredir. Rabbimiz Şöyle buyuruyor: “Mealen, “Hiç şüphe yok ki, Allah’ın kitabı/Kur’an-ı okuyup iletenler, namazı kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve aşikâr infak edenler asla tükenmeyecek  bir kazanç elde etmeyi umabilirler. Çünkü Allah , onların yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Çünkü O, eşsiz bir bağışlayıcı ve şükre sınırsız bir karşılık verendir.” Her ayette olduğu gibi bu ayetler üzerinde de akleden kâlple düşünmek gerekir. Bu ayetlerde çok önemli mesajlar verilmektedir anlayıp idrak edene. Öyle ki, ayetlerin her lâfzında/kelimesinde durup düşünmek lâzım. Her kelime müthiş anlamlar yüklü ve yaşamın içinde yer almaktadır.

GİZLİ VE ÂŞİKÂRE İNFAK EDENLERİN ÖDÜLÜ 

 İnsanın-insanlar için yaptığı ve yapacağı en iyi şey, insanların hayrına ve yararına yaptıklarıdır. Bu, dili ile dua etmekten, bilim, teknoloji ve bedenen yaptığı her işe kadar. Sosyal adalet, sosyal dayanışma ve sosyal yardımlaşmalar hepsi, islâmın teşvik ettiği, tavsiye ettiği ve özendirdiği bütün eylemler buna dahildir. Kur’anda namazdan sonra zekâttan bahsetmek, infak ve ihsana yöneltmek ve rızıklarımızdan gizli ve aşikâr bunları yapmak, dinimiz açısından çok önemlidir. Çünkü, bunların sonucunda tükenmeyen bir kazanç vardır. Bu dünyada ekonomik ve sosyal yapının sağlamlaşmasını ve devamını sağlıyor. Yarın ahirette de sonsuz Cennet nimetleri var. Yüce Allah yapılanların karşılığını eksiksiz ve tastamam verecek, vâdi var. Böyle her nimetin şükrü kendi cinsinden olur gerçeğini hakkıyla uygulayana sınırsız bir karşılık verecek. Üstelik birde günahlarından ötürü bağışlanma isteyenlere de eşsiz bir bağışlayıcı olduğunu gösterecektir. Bir mümin için bundan büyük mutluluk olur mu? Rabbimizin bu lûtfuna mazhar olmak ve bu sevinç ve heyecan içinde, Allah’tan başkasına minnet duymamak ve O’nun sevgi ve muhabbetiyle secdelere kapanmak ve O’nun himayesi altında olduğunun özgürlüğü ile huzur bulmak hiçbir şeyle mukayese edilemez.   İşte böyleleri için Rabbimiz Zümer suresinde şöyle mukayeseli bir örnek veriyor ve has kullarını da özellikleriyle tasvir ediyor. Bu surenin 8. Ayetinde bazı insanların başlarına bir belâ ve nusibet geldiğinde Allah’a yalvarır-yakarırlar. Allah o belâ ve musibetten onları kurtarınca, yine eski isyankar hallerine dönerler diyor Rabbimiz. Ama, 9. Ayetinde vasfettiklerini şöyle tanıtıyor: “Yoksa böyle biri ile (8. Ayete bahsedilen) geceleri secdeye kapanarak, kâh kıyamda durarak ibadetle meşgul olanlar, ahiret endişesi taşıyan ve Rabbinin rahmetini ümit eden kimse bir olur mu? Hiç bu bilince sahip olanlarla olmayanlar bir olur mu? Ne var ki bunu ancak temiz akıl sahipleri düşünebilirler.”

ALLAH’A İNANMAK-GÜVENMEK VE DAYANMAK (5)

Müslümanın iman bilincinde Allah inancı, saygıya, sevgiye, övgüye ve teslimiyete dayanır. Korku ise bunlarsız olmak demektir. Bunlarsız olanlarda zaten müslüman değil. Müslüman kendisinde ne varsa ve ne verildiyse, hepsi Allah’tan olduğu  inancındadır. Bu nedenle minnettarlık sadece ve sadece Allah’adır. Bütün bunlar ruhun hükümranlığı altında ve kontrolünde, aklın iman bilinçli denetiminde ve iradenin de yönetimindedir. Ben diyen ruhtur, yönetilen vücuttur. İtaat Allah’adır ve Allah’ın Kitabı Kur’an-ı uygulayarak yaşamaktır. Bu çerçevenin içinde mümin-müslüman her hâlûkârda Allah’a güvenir ve bütün benliği ile sadece O’na dayanır ve bu hayatı zevkle, şevkle ve gönül huzuru içinde yaşar. İbadetini Allah’a yapar ve yardımı O’ndan ister, bunun en yoğun manevi hazzını gece Rabbiyle başbaşa olduğu secde anlarında yaşar. Ahiret endişesi, akleden kâlbini her daim titretir, ama hiçbir zaman Allah’tan ümidini kesmez ve devamlı ümitvar olur. Çünkü, mümin kendisine şah damarından daha yakın olduğuna inandığı Rabbi ile kendi arasına kimseyi sokmaz, şirkten şiddetle sakınır ve bu konuda Rabbine dayanır ve şirke düşmekten O’na sığınır, tövbeyi dilinden düşürmez, af edilmeyi ve bağışlanmayı da kalbinden istemeyi eksik etmez. Bu dünyada yanlız olmadığını, meleklerin bile kendisi için hayırlı dualar ettiğini bilir ve Allah’a hamdü-senalar eder. Burada yeri gelmişken bir noktaya değinip açıklamak istiyorum. Melekler ve Cinlerle ilgili birçok hikâye ve hurafeler müslümanlar arasında dolaşıyor. Önce şunu iyi bilmeliyiz ki, anlaşılabilinmesi için şöyle ifade edelim, Cinler, Allah’ın maddi güç ve enerjileri, elektrik akımı gibi, meleklerde Allah’ın manevi enerjileri, kalplere cesaret, aşk ve muhabbet gücü vermesi olarak kısaca ifade edebiliriz.

MELEKLER, RUHLAR VE CİNLER MESELESİ  (6)

İnsanlık tarihi boyunca melekler, ruhlar ve cinler hakkında çok şeyler söylenmiş, yazılmış ve hâlen söylenip, yazılmaktadır. Belki son saate, kıyamet gününe kadar böyle devam edip gidecektir. Gerçi, Kur’an bu konuda gerekeni söyleyip yönlendirmeyi yapıyor. Ama, Kur’an-ı o düzeyde anlamak istemiyor insanlar. Kur’an dışı bir sürü hikâyeler ve hurafeler peşinde onlarla meşgul oluyor. Kimisi para kazanma aracı yapmış, kimisi gönlünü dinlendirme ve haz alma yolunda, kimisi de ölülerine okuyor ve kendi de sevap kazanmak için okuyor. İlmi ve bilimsel yönde okuyup araştırmak ve düşünmekle uğraşan pek yok gibi bir şey. Mesela, Ortalıkta dolaşan hurafe  ve hikâyelerden bazıları, insanlar cinlerle evlenirmiş, arkadaşlık kurarmış ve onların bazılarını kontrolü altına alır kullanırmış. Bu alanda bazı cinci hocalarda var, cin kovar, muska yapar insanları dolandırır. Burada, önce insanların cinlere ulaşması önemli bir mesele, çünkü onlar ayrı bir yaratık, insanlar ayrı bir yaratık  arada aşılması çok zor bir engel var ve daha pek çok detaylar var ilişkinin kurulabilmesi için. Bu bir ilimdir ve bu uğrunda ciddi çalışmalar gerekir, belki kuantum fiziği bu konuda bir çığır açabilir. Kur’an da Süleyman Peygamberin cinlere hükmettiği ve onları bir takım işlerde istihdam ettiği bildirilmektedir. Ama, bunu nasıl yaptığı bilgisi verilmiyor, elbette onun da bir ilmi ve bilgisi vardır. Çünkü, yaratılış yapıları insanlarla farklı, yaşam şekilleri de farklı, onların boyutuna geçmek nasıl olur nasıl geçilir bilmiyoruz. Cinlerle irtibat kurduklarını söyleyenlerin de ortaya koyabilecek oldukları bilimsel bir metotları veya bir şifreleri var mı onu da bilmiyoruz. Sadece kendilerince iddiaları var o kadar. Kur’an da cinlerle ilgili bir sure var, ayrıca Kur’an da dumansız alevden yaratıldıklarını öğreniyoruz. Yani, ana maddeleri ateş, ama bulundukları yeri yakmıyorlar, kendilerini kontrol ediyor, yaratılış özellikleriyle kimseye zarar vermiyorlar. Ciddi bir şekilde araştırılması gereken bir konu.

RUHLARLA İLGİLİ ERMİŞ HİKÂYELERİ   (7)

Kur’an da, ruhun, vahyin ve meleklerin kaynağının bir olduğunu bu devrin âlim ve ulamesını meal ve tefsirlerinde söylüyorlar. Tarihte ruh hakkında da çok şeyler söylenmiş ve yazılmıştır. Muharref dinler ve beşeri dinler ruhların semada ve yeryüzünde dolaştığı, başka cisimler girdiği ve olgunlaşasıya kadar cisim değiştirdiği, Plotonik aşkla Nirvanaya ulaştığı ve bazı insanların ruhlarla konuştuğu söylenmekte ve yazılmaktadır. Müslümanlar arasında da, özellikle tarikat ve tasavvufta evliya ve tasavvuf büyüklerinin bu dünyada insanlara yardım ettiği ve bazı olaylarda iyiler tarafında görüldüğü, savaşlara katıldığı evliya menkıbelerinde anlatılmaktadır. Bu konuda yazılmış ciltlerle kitaplar var. Meselâ, İmamı Şarani’nin Tabakat’ül Kübrası meşhurdur. Ermişlerin türbeleri bekleyenler, savaş zamanlarında bunların müslümanların saflarında savaştıkları, atlarının üzerinde yeşil sarıklarıyla savaş meydanlarında görüldükleri söyleniyor. Türbedarlar onların gidip geldiklerini bilirlermiş. Neyse, daha fazla uzatmaya gerek  yok, batılı tasvir saf zihinleri idlâl eder, onun için burada o hikâyeleri geçiyorum. Kur’an da mümine müjdeli haberler veren ayetlerden bazılarını zikrediyorum. Mümin suresi 7-8-9. Ayetlerin mealleri şöyle: “Allah’ın hükümranlık tahtını taşıyanlar ve O’nun çevresinde bulunan melekler her daim Rablerini överek O’nu yüceltirler. O’na iman edip güvenirler ve müminlerinde bağışlanmaları için şöyle derler; Rabbimiz sen rahmetin ve ilmin ile her şeyi kuşatmaktasın. Öyleyse tövbeyle sana yönelenleri ve senin yolundan gidenleri bağışla ve onları cehennemin yakıcı azabından koru! Rabbimiz, onları ve onların atalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanları kendilerine söz verdiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen üstün kudret sahibisin ve doğru karar verensin! Onları bu dünyada kötülüklerden koru, zira sen kimi kötülüklerden korumuşsan, kıyamet günü ona merhamet etmişsindir. Bu ise en büyük kurtuluştur.” Allahım, bizleri de onların içine dahil et.

MELEKLERİN DUALARINA MAZHAR OLMAK  (8)

Evet, şu dünyada mü’min olmak diğer insanlardan ayrıcalıklı  olmak demektir. Ancak, bu bir gurur, kibir ve enaniyet meselesi değil, Allah’a olan kullukta samimiyet, ihlâs ve takva meselesidir. Bu ayni zamanda kulun, Allah’a olan bağlılığını bütün kalbiyle hissetmesi demektir. Mü’min bu duyguyu bütün mü’min kardeşleriyle birlikte yaşar ve meleklerden de bu alanda aldığı destekle daha bir mutluluk duyar. Rabbimiz zor zamanlarımızda da bizlere melekleriyle destek verdiğini Kur’an-ı Mübinin de açıklıyor. Özellikle düşmanla savaş zamanlarında düşman karşısında kalplerimizi melekleriyle nasıl güçlendirdiğini örnekler vererek bildiriyor. Niyeti halis, mücadelesi samimi ve amacı rızayı ilâhi ise başarıya ulaştırıyor. İşte daha önce zikrettiğimiz Mü’min suresinden üç ayet bile buna delildir. Melekler, mü’minler için ne güzel duaları ediyorlar. Bu dualara ortak olmak kadar büyük bahtiyarlık varmıdır? Bu ayeti kerimelerde Rabbimiz, bize nasıl dua etmemiz gerektiğini de öğretiyor. Kendisine en yakın meleklerle bu dersi bizlere veriyor. Bu üç ayette ölmüşlerimize ve hayatta olanlarımıza bu şekide dualar etmeliyiz. Kur’an da böyle ayetleri ezberlememiz ve bir yere yazmamız, tabi anlamlarını da öğrenmemiz şartıyla dualarımızı yapmamız gereklidir. Çünkü, ne dediğimizi, kime dediğimizi ve ne talep ettiğimizi bilmemiz duygularımızı ve düşüncelerimizi de o noktalara odaklamamız mümkün olur. Yoksa, anlamlarını bilmediğim zaman, dilimiz dua ederken, aklımız başka duyguların peşinde veya markette ürün seçme işinde olabilir. Bu nedenle ne yaptığımızı bilmek ve bildiğimizi yapmak gerekir. Dua ve tövbe mü’minin aklanma aracı olmalı ve bu aracımızı da infaklarla güçlendirmeliyiz. Rabbimizin Namazla ilgili ayetlerin çoğunda İnfaka yer veriyor ve teşvik ediyor. Bunlardan ders almamız lâzım.

MÜ’MİNİN BİR SIFATI DA ŞURAYA RİAYETTİR  (9)

Mü’min, bir insana kim olursa olsun ikram etmeyi ve ihsanda bulunmayı sever, çünkü onun dinine olan iman bilinci bunu gerektirir. Bundan dolayıdır ki, bir gayrimüslim İslâm diyarında savaş zamanı değilse aç ve açıkta kalmaz. Bunu yaşayanlar seyahat notlarında içtenlikle bahsediyorlar ve hele Türkün diyarında ise, daha da ihtimam görür, canı ve malıda korunur. Yani, müslümanların cömertliği tatışılmaz, unutulmaz her düşküne, her mazluma yardım eder, rengine, milletine ve dinine bakmaz. Şura suresinde müslümanların bir takım sıfatlarından bahsederken, büyük günahlardan, ahlâksızlıklardan sakındıklarını ve bir yanlışlığa kızdıklarında da bağışladıklarını bildiriyor Rabbimiz. İşte, Şura suresinde ifade ettiklerimize yönelik 38. ayet: Meali “Onlar, Rablerinin çağrısına uyarak namazlarını hakkıyla kılarak bütün işlerini aralarında istişare ile yürütürler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar.” Evet, yine namaz öncelikli bazı sorunlara dikkat çekiliyor, bunları Rablerinin çağrısına uyarak yaparlar. Müslümanlar Allah’ın çağrısı istikametinde olan tebliğ ve irşat görevlerinde tek amaçları Allah’ın rızasını kazanmaktır. Namazlarını da Allah’ın rızasını kazanmak için hakkını vererek, dosdoğru kılarlar. İşlerini de aralarında istişare ederek yaparlar. Namazla ilgili gelen ayette, sureye adını veren Şura İslâm âleminde müslümanlar için çok önemlidir. Ondan sonra da yine Allah’ın kendilerine vermiş olduğu rızıktan Allah yolunda harcama zikrediliyor. Yani, infak yine devrede, yine müslümana bir hatırlatma yapılıyor. Demek ki, müslümanın mutlaka cömert olması lâzım. Cimrilikten, nekeslikten ve hasetlikten uzak durmak zorundadır. Buraya kadar namazla ilgili kaydettiğimiz ayetlere dönüp bir bakalım ve düşünelim, namazın yanında daha nelere yönlendirmeler var ve infakın zikri mutlaka kulaklarımıza küpe olsun. Çünkü, infaksız geçen namazın zikredildiği ayetler çok az. Belki, insanları birbirine yaklaştıran en önemli faktör infak olduğundandır, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayı sağladığındandır.

GELELİM İSLÂM ÂLEMİ İÇİN ŞURANIN ÖNEMİNE

 Yine Kur’an’dan kopuşun meydana getirdiği çöküşü görmek zorunda olduğumuza dönelim. İşte İslâm âleminin durumu ortada en canlı ve gerçekçi şahit. Ehlisalibin tahakkümü altında belini  doğrultamıyor. Bu, Kur’an’dan uzaklaşmanın neticesi değil mi? Bundan yüz küsur yıl önce bir din âlimi, Osmanlının dağılma noktasında birçok görüş ve düşüncenin ortaya atıldığı bir toplantıda şöyle diyor “Asyanın miftahı meşveret ve şuradır.” Yani, bu bölgenin meselelerinin çözüm anahtarı ilim adamlarının bir araya gelip sorunlarını aralarında mütalâa ve müşavere ederek, meşveretle, daha açıkçası zamanımızın ifadesiyle tartışarak halletmektir. Üstelik bu dinimizin de bir temel kuralıdır, bunu işletmek ve çalıştırmak gerekmektedir. Ama ne yazık ki, bu kural hiçbir zaman gerektiği gibi çalıştırılıp işlevlik kazandırılmamıştır. İşte her zaman dediğimiz gibi Kur’an’dan kopup uzaklaşmanın sonucu böyle olmuştur. Başka yerlerde, başka sistemlerde, özellikle de Avrupa’da çareler aramaya kalkışılmış, onların kültürlerinden, sistemlerinden çareler devşirmekle kurtulacağımızı sanmışız. Ama ne olmuş meşveret ve şuranın kelime anlamlarını bırakın kendilerini bile unutmuşuz. Evet bu lâkayıtlık, ilgisizlik ve gaflet bize zaman kaybettirdiği gibi, bilim ve teknolojide çok geri kalmamıza da sebep oldu. Bu nedenle, İslâm âlemi Kur’an-a dönmeli ve onu merkeze alıp çevresinde dürüstçe toplanmalıdır, İslâm birliğini oluşturmalı, bilimde ve teknolojide atılımlar yapmalıdır. Aralarında tefrikaya son vermeli, muhaliflik anlayışını terk etmeli, İslâm din kardeşliği iman bilincinde anlaşıp hareket etmelidir. Âli-İmran suresi 19. Ayette, “Allah’ın yanında din İslâmdır” deyince, ihtilâfa düşenlerin Allah’ın kitabına müracat edip onun etrafında toplanıp anlaşmaları gerektiği ifade ediliyor. Allah’ın çağrısına uyup namazını kılanlar, işlerini de istişare ile halletsinler.

NAMAZ VE ZEKAT ALLAH’A VE RASULÜNE İTAAT 

Evet, daha önce de dediğimiz gibi iman bir iddiadır, amelde o iddianın ıspatıdır. Bende müslümanım, bende inanıyorum, bende biliyorum demek gerçek bir mü’min için  yetmiyor. Müslümanlığının intisabını bil fiil ortaya koyarak, yaşayarak gerçekleştireceksin, görevlerini yerine getirip ıspatlayacaksın her müslüman için bu olmazsa-olmaz bir şarttır. Hz. Peygamber zamanında yaşanan olaylarla bu konu, Allah’a itaatın bir temel gerçeği olduğu vurgulanmıştır. Mücadele suresi 13. Ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor: Mealen, “Elçiyle özel görüşme yapmadan önce sadaka vermek zor geldi değil mi? İmkân sahibi olduğunuz hâlde bunu yapmamanızdan dolayı Allah bu yükümlülüğünüzü kaldırdı. O hâlde namazınızı kılmaya ve zekatınızı vermeye devam edin. Allah’a ve elçisine itaat edin zira Allah yapıp ettiklerinizden haberdardır.” Ayetin baş tarafı Nebi-Rasulümüzle ilgili ona özel bir durumla başlıyor. Ama sonrası bütün müslümanları kapsıyor, namaz kılmayı ve zekat vermeyi sürdürmek, Allah’a ve elçisine itaat etmek, bu hususta zorunluluk var. Burada itaat konusunda önemli bir nokta var, genellikle gözden kaçan ve dikkatlerden uzaklaşan. Allah’a itaat ve Resülüne itaat, Yüce Allah Resülüne vahyettiği ayetlerinde emir ve yasaklarını kapsayan bütün hükümlerinde Resül sıfatını kullanıyor, Nebi sıfatını kullanmıyor. Bu nedenle, bu sıfatı kullanmasının bir önemi ve özelliği var demektir. Yani, Rabbimiz Resülüm benden gelip size bildirdiğine itaat edin, bu onun size Resul sıfatıyla, elçilik göreviyle bildirdikleridir ve bu benden size tebliğ edilmesi gereken vahiylerdir. Bunları Resullük/elçilik göreviyle yapıyor, kendisinden bir şey söylemiyor, bunlara itaat etmeniz ve eleştirmemeniz şarttır. Diğer Nebilik sıfatı ile kendi adına söylediklerini eğer gerekirse aranızda tartışabilirsiniz demektir. Birde farsça bir sıfat olan Peygamber sözcüğü de var, Nebi ve Resülün sıfatlarını kapsar anlamında kullanılıyor, bunu da bilmemizde yarar var. Ancak, Resül ve Nebi farklı anlamlarda iki kelimedir, bu nedenle peygamber sözcüğü o iki kelimeyi gerektiği gibi kapsamıyor, onuda bilelim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.