TEKE BIÇAĞI Namıdiğer Yatağan

Dünden devam

Belki bu köyde en kalabalık sülaleyiz. Dışarıya gidenlerimiz de var. Sözü gene başka yere sapıttım. Dedim ya ikinci kez bu köy kurulurken buraya gelip yerleşmişiz... Bu yüzden bu dedenin de bakımını üstlenmişiz. Zaman zaman kardan kıştan, yağmurdan dedenin çatısı çöker, akar... O zaman bakımını yaparız, içeri girer öteyi beriyi temizler düzenleriz.

Askerden yeni geldiğim zamanlardı. Askerliğimi anlatmayayım uzun sürer. Kemalpaşa Yonan’ı denize döktükten sonra ben asker oldum. Yaşım o zaman geldi. Dört yıl askerlik yaptım. Demek ki yirmi beş yaşında falandım. Ben okuma yazmayı askerde öğrendim. Askerliğim bitince... Bir gün çok kar yağdı ağaçların dalları kırıldı. Dedenin yanındaki cevizin dalları da kardan kırılmış, tekkenin üstüne düşmüş gördüm sabah kalkınca... Nacağı, kolastarı  aldım. Küçük kardeşim Yusuf’la kırılan dalı gövdeden kesip ayırdık. Yere düşürdük. Ama tekkenin tahtaları çökmüş. Mecbur içeri girdim, yedi selavatla... Orta direk kırılmamış ama yana kaymış. Onu doğrulttum. Tahtaların üzerindeki karları kürüdüm ve iyi bir şekilde tamir ettim. Dedim ya o tahtalar o kadar sağlam ki çivi işlemiyor. Mecburen üst üste birbirinin ağırlığı ile tutturuyoruz. Bu arada içeride dökülen kar ve güzden kalma ağaç yapraklarını temizlemeye kalkıştım. Köşede bir küpeç gözüme ilişti; binbir tereddütle kapağını açtım, ışık yakıp içine baktım. Ben altın beklerken bir demet kitapla karşılaştım. Yavaş yavaş birer birer çıkardım. Küf kokuyordu. Açmaya korktum, çarpılırım diye. Baktım eski yazı. Ben eski yazıyı okurum ama bunları okuyamadım, harfleri çıkaramadım. Aldım onları eve getirdim. Ocak başında ısıttım, ise tuta tuta küf kokusunu giderdim. Bir tanesini aldım bizim köyün hocasına götürdüm. “Sen bunu ya aldığın yere koy, ya da iyi bir yere sakla... Jandarma görmesin... Eski yazı yasak...” dedi. O zamandan beri bizim hanımın sandığında durur. Açıp okuyan olmadı.

Veli dede toruna seslendi. Ninesinin sandıkta sarı yağlığa sarılı olan kitapları alıvermesini istedi.

Torun sarı yağlığa sarılı bir kucak kitabı getirip dedesinin dizi üzerine koydu. Dede, euzü-besleme, salavat getire getire yağlığı açtı, kitapları Turan Karluk’a verdi. İlk verdiği kitap evet Arap hurufatıyla yazılmıştı. Turan, yavaş yavaş ve özenle sayfalardan bir kaçını açtı, ilk sayfaya baktı. Sadece “...name-i...” yazısı kalmış; isim ıslaklıktan sararıp harfler silindiği için kime ait olduğu çözülemedi. Diğerini aldı. Bu Uygur yazısı ile yazılmış. Üçüncüsünü aldı, o da Uygur yazısıyla... 

-Dede, benim aradığım şu ikisi. Ama ben de bu yazıyı okumayı bilmiyorum. Şu “...name-i ...” şeklinde başı ve sonu silinmiş kitap herhâlde buradaki muhterem kişiye ait olmalı. Şimdi kitapları fazla karıştırıp zarar vermeyelim.

-Siz bilirsiniz evlat. Ta nerelerden iz sürmüş gelmişsin. Aradığını bulduğuna sevindim. Zaten bizden bunları okuyacak da yok.

-Dede, olay sizin bildiğiniz gibi değil. Bu kitaplar çok kıymetli. Şimdi bu kitapların sahibi sensin. Şurada dört kişiyiz... Bu konu dışarıya çıkmayacak. Çünkü bu tür kitaplar peşinde olan uluslararası şebekeler var... Korkmadan cana kıyacak tıynette kişiler. Devam edecek

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yaşar Çağbayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.