TEFEKKÜR : İNSAN DEVAMLI BİR ARAYIŞ İÇİNDEDİR

    İnsan, yaratılışındaki fıtratı gereği çok kompleks bir varlıktır. Kendisinin dışında bilinen ve görünen hiç bir yaratıkla mukayesesi yapılamayacak bir özelliğe ve orijinalliğe sahiptir. İnsan, tam olarak bunun farkında mıdır? Olduğunu söyleyenler olsa bile bu doğru değildir. İnsanın halk edildiğinden bu güne bu anlayışın mücadelesini vermekle hayatı geçmiştir. Ama tam tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştır. Halen araştırmasını ve mücadelesini vermeye de devam etmektedir. İnsan, her ilim veya bilim dalında, kendi çapında ve kendi alanın da, aklını, zekâsını, merakını, istidat ve kâbiliyetini kullanıp araştırmasını sürdürmektedir. Hâliyle her araştırıp, çalışan kendince bir takım sonuçlara ulaşıyor, ha tam buldum dediği yerde bir başkası çıkıyor bir tık ilerde bir farklı şeye ulaşıyor. O buldum diyen geride kalıyor ve biri daha bir tık ileri gidince oda geride kalıyor. Yani, her yeni gelen öne geçerken, sabit bir nokta tespit etmek mümkün olmuyor. Arayışlar devam ettiği müddetçe de bu mümkün olmayacaktır. Çünkü, ilmin veya bilimin sonu yoktur. İnsan, kendi vücut yapısının içinde, kendinin maddi ve manevi özelliklerini bile gerektiği gibi ve gerektiği kadar tam tespitini yapamamış ve yapamamaktadır. Öyle ki, bazıları bu kendini arayış serüveni içinde kayboluyorlar. Sonra bir noktaya kadar kendisini bulanlarla bulamayanlar arasında felsefik tartışmalar başlıyor. Ama, ifade etmeye çalıştığımız gibi, arayışlar hep var olmuş ve var olmaya da bu gidişle devem edecektir. Acaba diyorum; insanlığın, nisyanlığı ukdesi mi bu hâlinin somutluğuna gölge ediyor? Bu noktada arayışlar olmuyor da!..                                                                                 

Bu konuda düşündüğümde aklıma takılanlar oluyor, onları da üç noktada odaklaşmış olarak görüyorum. Üçü de kendi başına buyruk, aralarında ciddi bir paylaşımı olmayan akımlar ve arayışlar olarak değerlendiriyorum. Bu müstakillik veya kendilerine göre özelliklilik, bana göre bu birbirinden kopukluk, ciddi bir eksikliktir. Başta, kabulde bir güvensizlik oluşturuyor. Çünkü, hiç biri, diğerinden müstakil değil, hatta üçü bir bütünü oluşturuyor. Yani, ilim, din ve tarih, bunları birbirinden vabeste düşünemezsiniz. Ama, öyle oluşları âdeta birer tabu gibidirler ve insanlığın kafasına, beynine ve kalbine öyle nakşedilmişler. Meselâ, ilim veya bilim adamının, bilim açısından düşününce dini olmazmış, laboratuara girerken dini inancını kapının yanına bırakması gerekiyormuş. Bu anlayışı Müslüman olduğunu söyleyen bilim adamlarının da kabullendiğini kitaplarında okudum. Tarihçi bilim adamları da, dünyada tarihi araştırma ve bulgular üzerine temellendiriyorlar. Ama, o araştırmaların içinde dinin, dini motifler ve dinen çok önemli kişiler ve yaşadıkları yerler ve dönemler ciddi manada yok. Dini ilim adamları da tarihe, insanların yaşadıkları dönemler itibariyle birbirleriyle ilişkileri, tabiatla münasebetleri, medeniyetleri ve tarihi süreç içinde nasıl ve ne şekilde gelişmeler kaydettikleri, belgeler, nesnel bulgular alanında çalışıp ortaya bir şey koymamışlar. Ancak, bir dönem mevzi çalışmalar hariç, önemli bir kısmı hayal âleminde kendilerince önemli mesafeler kat etmiş ve bir takım “Kerameti kendinden menkul” makamlara oturmuşlar ve uçuk hayatlar yaşamışlar ve hâlen yaşadıklarını iddia edenler var ve tabi onlara inananlar da. Ne yapalım, yanlışta olsa sınavda kopya çekenler

var!                            

Evet, ilimsiz din kör, dinsiz ilim de topaldır, bunu ilk söyleyen Hz. Ali ve son zaman da Albert Einstein’in söylediğini de zikredenler var. Önemli değil, önemli olan bir gerçeğin ifade edilmesidir. İnsanlığın elinde Allah kelâmı Kur’an var, daha önceleri de aynı kaynaktan Allah’tan gelen İncil, Tevrat, Zebur ve diğer suhuflar. Bilimcinin ve tarihçinin yanlarına nedense yaklaşmadıkları, sanki yokmuş gibi davrandıkları ve bunları insanlara bakarak ıskaladıkları. Şimdi de değişen bir şey yok, aynı yolu izliyorlar. Bilimsel çalışma yapan herhangi bir dalda olursa-olsun, insanlığın elinde Allah’tan kitap olarak gelmiş olan bir Kur’an var. Diğer kitap ve suhufların/sayfaların asılları elde yoksa, Kur’an-ın aslı var, o bütün insanların kitabı, ilim-bilim adamları veya şimdiki tabirle bilim insanları, neden Kur’an-a mesafeli durup yaklaşmıyorsunuz? Kur’an-ın bilime ve tarihe bakış açılarını, Kur’an-ın kendi dilenden okuyup öğrenmek bütün insanlığın hakkıdır. Tarihçi, tarihi araştırmalarında Kur’an-ın işaret ettiği bölgeleri, kavimleri ve buralarda din adına insanları yöneten, onlara her yönden liderlik yapan Peygamberleri görmemekle ve onlara çalışmalarında gereken yeri ve önemi vermemekle, neyi ispat etmek istiyorsunuz? Bu tuttuğunuz yöntemle kime hizmet ediyorsunuz? Şimdi, bütün bunların yanın da bilimsel geçinen ateistlere şirin görünmek için yapıyorsanız yazık size demekten başka ne diyelim. Şimdi, bizim kitabımız Kur’an diyen ve Kur’an-ı yaşamayan İslâm âlemini öne sürüp, ona göre hüküm veriyorsanız, hani o zaman sizin bilimselliğiniz nerde kaldı? Arayışını bir tarafa kör bakarak yapan bilimci ve tarihçi nasıl gerçekçi olur? Dostlarım, yorumu size bırakıyorum. Sağlıklı ve hoşça kalmanız dileğiyle.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder

# hizmet

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Covid-19 döneminde Söke belediyesi hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir.