Tefekkür : Felsefe Hakikat Arayışıymış!...

Şu insanoğlu ne enteresan bir mahlûk, kendisine yabancı olmuş, başkalarıyla dostluklar kurmak istiyor. Şaşkın bir akıllılık içinde, kendinden kopmuş, boşlukta kalmış, sağa-sola el atıp tutunacak yer arıyor. Gündüz güneşin altında gölgesiyle dalaşırken, gecenin karanlığında kendisini arıyor. Şüpheci, endişeli, güvensiz, ümitsiz, korkusundan bile korkan, tedirgin ve ürpertiler içinde, ürettiği daha bir çok heyulâlarla mücadele hâlinde. Nasıl bir şey aradığını bilmeyen, meçhullere takılan, kendinden uzaklaşan, hayalleriyle kucaklaşan bî çare-i perişan insan. Tersi dönmüş desek, tersine dönmüş desek hiç değil, ya nedir bu kendisinden bî haber insan? Uzaklara gitmeye, kendisini meçhullere itmeye, hiç olmayacak yerlerde bitmeye, gözün gördüğü, kulağın işittiği aklın yettiği şeylerden seğirtip kaçıp gitmeye ne gerek var! Bak! Sabah kümesin kapısını açtığında tavuklar çıkıp gidiyor. Ama, akşam, sen toplamadan gelip kümese giriyor. Kovandan çıkan arılar on km. uçup dolaşıp, çiçekten çiçeğe konup bal topluyor akşam olunca şaşırmadan kovanına giriyor. İyi bildiğin bir dostunu pazar yerinde yükselen sesinden tanıyorsun. Bu sesin senin kulağına gelişini kimse görmüyor, bilmiyor, ama sen biliyor ve tanıyorsun. Ufacık bir pirenin ısırığını hissediyorsun ve acısını da duyuyorsun. Aynada kendini tanıyorsun, daha ne arıyorsun? Felsefenin arayıpta bulamadığı hakikati mi?  Eyvah sana! Vah sana!..

O düşünceyle soruyorum; hakikat nedir? Hakikat kayıp mıdır? Nerde kaybolmuştur? Kayıp nedir? Daha önce bilinen bir şey midir? Hakikati kim biliyordu? Nerde, nasıl kaybetti? Hakikati bilen o kimdir? O, hakikati nerden biliyor? Onun bildiğinin hakikat olduğu nerden bellidir? Hakikatin tarifi nedir, nasıl yapılır? Tespiti ve ıspatı ne ile sabittir. Bütün bunların belirleyicisi nedir? Bunu kim belirlemiştir? O belirleyiciye bu yetkiyi kim vermiştir? Bütün bunların cevabını, inandırıcı ve ikna edip tatmin ettirici bir şekilde kim verebilir? Bu soruların hepsi cevap ister. Bunların cevabını felsefe mi verecek? Bunların her biri birer felsefe değil mi? Felsefe-felsefeye karşı, sonuç, yine felsefe!.. Bakınız, çok meşhur bir mutasavvıfımız var, onların tanımlamasıyla ifade edersek büyük filozof Nasraddin Hoca, gece yolda yüzüğünü kaybetmiş, ışığın altında arıyormuş. bir tanıdığı rast gelmiş, Hocaya sormuş, ne arıyorsun? Hoca, yüzüğümü düşürüp kaybettim onu arıyorum demiş. Tanıdığı da başlamış aramaya, her tarafı aramışlar, taramışlar. Tanıdığı, hocam, tam olarak yüzüğünü nerede düşürüp kaybettin demiş. Hoca az ilerde karanlık bir noktayı göstermiş, tanıdığı, yahu orada kaybedilen yüzük burada aranır mı demiş. Hoca, orası karanlık, burası aydınlık olduğu için burada arıyorum demiş. Bilmem anlatabildim mi efendim!..                                      Bakınız, karşımızda bitkiler var, şekli, rengi, kokusu, tadı farklı farklı. Ama hepsi birer canlı sanat eseri, mükemmel varlıklar. İlki bir tohum, toprağın altına düşmüş, çatlamış fidan olmuş, dallanıp, budaklanıp, ağaç olmuş, yaprağa, çiçeğe ve meyveye dönüşmüş. Hepsi bir zaman sürecinde, bir sistem içinde, nizam ve intizam sırasıyla bu hâle geliyor. Diğer haşarat dediğimiz böcekler, sinekler, bakteri ve virüslere kadar bütün canlılar da aynı sistem içinde, doğarlar, büyürler ve ölürler, hepsi farklı farklı birer canlı, hareketli muazzam ve muhteşem birer sanat eseri. Keza diğer hayvanlar öyle mükemmel, muazzam ve muhteşem özelliklerde yaratılmış, yapılmış ve donatılmışlar. Bir de kendimize bakalım vücudumuzun anatomik, fiziki ve biyolojik yapımıza, şurası yanlış olmuş, burada fazlalık var, şurası da eksik kalmış diyeceğimiz bir şey var mı? Üstelik bunların hepsinin yapıldığından sonra kendimizi bunların içinde, üstüne ve idari noktada bulduk. Ana rahminde yaradılışımıza girmedik, oradaki ilginçlikler aklı durduruyor. Milyonlarca sperminden bir tanesi yumurtayla buluşuyor bir hücre meydana geliyor, ama insan olasıya kadarki süreçte ne aşamalardan ve ne ilginçliklerden geçiyor. Evet, bir de gökyüzüne bakalım, görebildiğimiz yere kadar bomboş, gündüz ise sadece güneşi görüyoruz. Bazen bulutlu, yağmurlu, karlı, rüzgârlı, şimşekli ve gök gürültülü. Ama, anarşi, kaos ve dünyamıza zarar veren bir şey yok. Geceleri, ay ve yıldızların ışıklarını görüyoruz, kendilerini göremiyoruz. Onlarda da bir nizam ve intizam var, orada da bir sistem var ve işliyor. Bütün bunlar bir hakikatin işaretleri değil mi? İşleten birinin hakimiyetini ve kudretini gösteren! Aklın varsa, daha ötesini de sen düşün, hakikati başka yerde aramak olmasın işin.     

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Uluçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?