Nüktedan : Rasulullah Sonrasında Kur'an (6)

Hz. Muhammed aleyhisselâmın vefatından sonra Kur’an-a ulaşma ve onun kılavuzluğunda nasıl bir yol takip edildi bir de ona bakalım. Kur’an daha önce ifade ettiğimiz gibi, iki yolla insanlığın eline ulaştığı iddiası var. Biri, meşhur edilen ve adına muazzam bir muktesebat bulunan rivayet yoluyla. İkincisi, yazılı bir kitap olarak Rasulûllaha Melek Cebrail aleyhisselâm ile ulaştırıldığı. Ancak, ikinci yola pek itibar edilmediğinden çok malûmat ve bilgi yok. Ama son zaman yapılan önemli çalışmalar var. Bu çalışmalar da Kur’an-ın kendi içindeki ayetleriyle kitap olarak indiği ifadeler, en büyük ve en gerçekçi belge ve delil olarak kabul edilmektedir ve bu alanda ciddi çalışmalar var ve yapılıyor. İlk Halife Hz. Ebubekir döneminden gelen tek nüsha Mushaf’tan, Hz. Osman zamanında üç-dört nüsha daha el yazması olarak çoğaltılıyor, bunlar bazı kütüphane ve müzelerde korunarak bu günlere kadar gelmiştir. İşte bunlar üzerinden birçok ilim adamı çalışmalar yapıyor. Şimdi İslâm âleminin elinde olan Mushaf’lar ise, okunmasında kolaylık olması düşünülerek Emevi Devletinin 4’ncü Halifesi Mervan bin Hakem’in ülke için Genel Vali olarak atadığı Yusuf es Sakafi’ye verdiği görevle başlıyor. Bu Valinin taktiriyle, Hasan Basri bir ekiple işe başlıyor. Ekipte Kur’an harfleri üzerinde noktalamayı Ebul Esved Eddüeli yapıyor. Harekelemeyi Basralı İbni Ma’mer yapıyor. Daha sonra da ayet bölünmeleri, secaventler ve ayet sonlarına şiirimsi ahenk oluşturuluyor. Bunlardan sonra da Kıraatler oluşturuluyor, bu kıraatlere de 7 diyenler var 20 diyenler var. Biz Türk’ler Nasf ibnü Asım Kıraatını almışız. Cebrail’in Rasulullaha ulaştırdığı kitap halindeki Kur’an da bu tasarruflar olmadığı gibi Hz. Osman zamanında çoğaltılan nüshalarda da yoktur. İşte bizim elimizde olan  Kur’an yukarıda ifade ettiğimiz üzerinde tasarruflar yapılandır. Ne var ki, Kur’an-ın asli hüviyeti olan 15 şekil üzerinde kuramsal bir çalışma şimdiye kadar yapılmamış. Kişisel çalışmalar olmuş ve olmaya da devam ediyor. Son zaman bu konuda ciddi, ilkeli ve bir metoda göre sistemli çalışanlardan benim dikkatimi iki kişi çekti. Biri Ramazan Demir adında bir vatandaş ve bir de eski Diyanet İşleri Başkanlarından Tayyar Altıkulaç’tır. Buraya kadar geçen süreçte Kur’an-ın sosyal hayatta insanların gözlerinin önünde veya Müslümanları yönetenler uhdesinde başka bir çalışma var mı bilmiyorum. Kur’an-ın Rasulûllahtan sonra toplum hayatına girme süreci şöyle başlıyor ve devam ediyor. İlk Kur’an Hz. Ömer’in kızı, Rasulullahın eşi Hafza’nın evinde kilitli bir sandıkta olduğu rivayet ediliyor. Ne garip, burada bir anormallik görünmüyor mu? Kimse sormuyor; insanlığın hayat kitabı, rehberi ve kılavuzu olan kitap neden kilit altında? Hz. Ebubekir Halife seçiliyor Kur’an-ı uygulayacak, ama Kur’an kilit altında! Halifelik döneminde bir zaman sonra, Hz. Ömer, Halife Hz. Ebubekir’e, kilit altında olan Kur’an-ın Mushaf haline getirilmesini istiyor. Hz. Ebubekir olmaz diyor, Rasulûllahın yapmadığını ben yapmam diyor ve sonra razı oluyor, o derilerin, taşların, tahtaların üzerine yazılan Kur’an mushaf haline getiriliyor. Başka kimlerin elinde varsa toplanıyor ve meydanda yakılıyor, imha ediliyor.  Hz. Osman zamanına kadar bir Mushaf var resmi olarak. Ama, Ashaptan bazılarının yazdıkları nüshaları vermedikleri de rivayet ediliyor. Meselâ, Hz. Ali, İbni Meshut, İbni Abbas gibi.... Halife Hz. Osman zamanında yine bir komisyon kuruluyor ve yine ayni kişinin başkanlığında, o ilk nüshadan dört-beş nüsha daha mushaf yazılıp, Basra, Yemen ve Irak gibi Müslümanlaşan yerlere gönderiliyor. Hz. Rasulûllaha Kur’an-ın kitap olarak geldiği iki yüz küsur yerde bildirildiği hâlde, hitap olarak geldiği ve Rasulullahın 20’ye yakın olan kâtipleriyle ifade edilen o nesnelerin üzerine yazılan Kur’an-ın serüveni buraya kadar böyle bir rivayetler zincirinden ibarettir. Ayrıca, şunu da ifade edelim Kur’an-ı ezberleyen hafızlar da var, sayıları kesin olarak bilinmiyor. Ama bunları abartıp çok olduklarını söyleyenler var. Tam aksi az olup 7 kişiyi geçmediğini rivayet edenlerde var. Demek ki, en doğrusunu Allah bilir.

Yukarıda ifade ettiğimiz süreç içerisinde mâlûm muktesebata göre Kur’an toplumda pek yaygın halde değil. Resmi olsun özel olsun Kur’an-ın yazılarak çoğaltıldığına dair bir çalışma yok. Örneğin yazılıp da mescitlere veya büyük camilere dağıtılan Mushaf’lardan bahsedilmiyor. Oysa, bu duruma müsait Kur’an-ı Kerimin Maide suresi ayet 7 ve 91’de kâğıttan kırtasiyeden bahsediliyor. Demek ki o zaman da kâğıt varmış, yoksa ne diye olmayan şeyden Kur’an söz etsin? Öyle ise, mutlaka o zamanın şartlarındaki kâğıtlara da Kur’an yazılmış, bu ifade ettiğimiz ayetlerden de belli oluyor. Düşünün Hz. Ebubekir Halife seçiliyor elinde bir Kur’an yok. Nebimiz Rasulûllah Kur’an-ı sağlığında kilit altına almış. Neyse, vefat ediyor, çevresinde ona itaat edip saygı ve sevgi de kusur etmeyenler ve onu çok sevenler ne oluyor da hemen onun yerine bir yönetici seçmeye kalkıyorlar. Onun naaşı ortada bekliyor. Bir takım tartışmalardan sonra Hz. Ebubekir ilk biat eden Hz. Ömer’in delâletiyle Ebubekir halife seçiliyor. Tartışmaların Kur’an ve ona dayanarak yapıldığı anlamında bir işaret yok ve seçimde de bu mealde bir söz eden de yok. Ama, muhacir ve Ensarın ileri gelenleri, seçilecek olan lider bizden olsun, sizden olsun. Hayır, bir sizden, bir bizden olsun, tartışması üç gün sürüyor, Kureyşten olsun teklifi kabul ediliyor ve Kureyşten olan Hz. Ebubekir Halife seçiliyor. Sonra Allah’ın Rasulü Muhammed Aleyhisselâmın naaşı defin ediliyor. Rivayet ediliyor ki, Hz. Ömer, Rasulûllahın vefatını duyunca galeyana geliyor ve “Kim Resulûllah öldü derse onun kellesini uçururum” diyor ve Hz. Ebubekir onu teskin ediyor. Düşünün; bu celâllenmeyi gösteren Hz. Ömer, Rasulûllahın naaşının üç gün bekletilmesi  ve defnedilmeyişi hakkında bir şey demiyor. Halife seçiminde de, Halifenin Kureşten olmasına ses çıkarmıyor. Oysa, Kur’an da birine bir iş veya bir görev verilecekse “Ehliyet ve dirayet” aranıyor.  Ama, bu ayeti dile getiren biri bile olmuyor. O ortamda herkes birbirini biliyor deniyor, İyi de, Kureyş’ten teklifinin gerekçesi Kur’an-a dayanmıyor ki? Evet, bunları araştırmak, eleştirmek bizim haddimize değil diyorlar, neden? Doğruyu öğrenmek, günah mı? İnsanın dostunu hatasıyla, kusuruyla sevmesi esas değil mi? Çünkü, kusursuz kul olmaz diyoruz, hepimizin hataları, kusurları ve eksikleri var, bunlar bizim birbirimizi sevmeye, saymaya ve kıymet ifade etmeye mani değildir ve olamaz. Bu nedenle, Rasulûllahın Ashabı olan Muhacirleri de ve Ensarı da çok seviyoruz. Allah’ın rahmeti, mağfireti hepsinin üzerine olsun ve Allah hepsinden razı olsun diyoruz ve onları en iyi ve en doğru şekilde tanımak ve öğrenmek istiyoruz. Bu bizim hakkımız değil mi? Bunun neresi dine aykırıdır?

Rasulûllahın vefatından sonra Hz. Osman zamanında çıkan fitne hareketi ve Hz. Osman’ın şehit edilmesi ve ondan sonra başlayan daha büyük fitne hareketleri binlerce insanın canına mâl olmuştur. Kur’an’dan söz eden var mı? Kur’an-ı merkeze alıp ta ey Müslümanlar! Gelin bu Allah’ın kelâmı, Rasulûllahı emaneti olan Kur’an-ın etrafında toplanalım, sorunlarımızı Kur’an-a arz edelim ve ondan çare ve çözümler bulalım diyenler var mı? Sıffin savaşın da Muaviye Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna takıp Hz. Ali tarafına ordusuyla saldırmamış mıdır? Diğer taraftan Rasulûllahın eşi Hz. Aişe Validemiz de Cemel vakasıyla Hz. Ali’ye karşı savaş açmamış mıdır? Kerbelâ da Rasulûllahın torunu ve Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in katli unutulmuş değil. Bu fitne ve ihtiraslardan oluşan iğrenç olayların sonu gelmiyor ve hâlen daha devam edip gittiğini görmekteyiz. Bir tarafta bu çatışmalar devam ederken, diğer tarafta Kur’an ve din adına görüşü, düşüncesi ve inanışları farklı olanları görüyoruz iddialarıyla ortalığı kasıp kavuruyorlar. Kureyşten olanların hilâfeti devam ederken, bu işi hanedanlığa çeviriyorlar, hilâfeti babadan oğula intikal eder duruma getiriyorlar. Sonra da siyasette, entrika ve dinde fırkalaşmalar başlıyor, şimdiki tabirle ifade edersek siyasi partiler oluşup ve çoğalıyorlar. Bunlar da din tabanlı oluyor, dîni inanç ve amel üzerine eyleme geçiliyor. İlk oluşan siyasi fırka da Şia’dır, sonra zaman ilerledikçe çeşitli görüş ve düşüncede insanlar şartlandırılarak bu akımlar çoğaltılıyor ve her tarafa yaygınlaştırılıyor. Bu akımların önderleri ve din eksenli inanç ve düşünceleri zamanla kutsanıyor. Haklarında ve düşüncelerinde ortaya sürdükleri ideolojilerine söz söylemek, muhalefet etmek ve eleştirmek büyük günah sayılmış ve hatta kâfirlikle suçlanır olmuşlar. Öyle ki, Kur’an yaşamı düzenleyip, yönetmekten ve olaylara o perspektiften bakıp değerlendirmekten uzak tutulmuş. Kur’an, zaten toplum hayatından kopmuş, Hz. Nebi-Rasul üzerinden rivayet edilen hadisler esas alınmış ve o hadisler üzerinden geliştirilen İçtihatlar, fetvalar toplum hayatında etken olmuş ve otoriteler oluşturmuş. Kur’an raflara kaldırılmış, Kur’an üzerinden çalışmalar terk edilmiş. Bu durum müslümanları yöneten devlet adamlarının işine geldiği gibi, heva ve hevesini öne alanlara da yaramıştır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nüktedan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak YeniSöke Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan YeniSöke Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler YeniSöke Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı YeniSöke Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Söke'nin en büyük sorunu nedir?